Yazdır
Kategori: Kişisel Gelişim


Sirkte Jackie Chan kötü adamları yendiğinde, tekrar başladığında savaş, yağmur dindiğinde, babaanneler uyuyup gıcırdayan merdivenler ağırlığa direndiğinde, çekerek ırmağında çatılara çıkalım... Oradan bakalım dünyaya…

Kendiliğinden gelen sözcüklerin misafirliğini ne çok severim.

Nasılsınız?

Arayışta mı? Kalkışta mı? İnişte mi? Dostoyevski’nin Budala Romanı’nda Ippolit Terentyev, birkaç hafta sonra öleceğini bilir ve yazdığı mektupta şöyle der: “Kolomb Amerika’yı bulduğunda mutlu olmadı, ararken mutluydu.”

Kendimizi ararken iniş alanında bulsak nasıl olurdu?

Asırlar sonra bile olsa orada vücut halimiz ile karşılaşmak.

Dünyanın tam kalbinden, bir resimden süzülür gibi gelip tam üzerinize konmak?

Bulduğunuz kendi halinize ne söylerdiniz?

En gerçek halinize?

O halin, alanın varlığına hep inanan, her cümleye onu saklayan ben o alana mutlaka inerdim… Dünyaya bakmak güzel olurdu doğrusu...

Bazen durduk yerde bir olayın bütün yaşamımı değiştireceğine inanırdım... En çok da bu mecburi eve dönüşler sırasında, tam kapıda yakalardı bu duygu. Eşikte öylece kalır, gözlerim dalar, çocuksu bir umutla bir şeylerin olmasını beklemeye başlardım…

Beklediğim yer; Pessoa’nın “Olduğum şeyle olmadığım şey arasında, hayal ettiğim şeyle hayatın beni yaptığı şey arasında bir boşluğum.” dediği yer.

O yerde unuturdum yaşamı, içinde olduğum hal durumu beni beklemenin en üst yerine çıkartır daha sonra bileti tutuştururdu elime yaşam.

Hatırlatırdı kendini. Hadi yaşa!

O hal canlı idi onun içinde; yüksek bir kayanın üzerinde ancak iki ayağını koyacak kadar daracık bir yerde durmak gerekse, etrafta sonsuz karanlıklar, sonsuz bir yalnızlık, bitmez tükenmez fırtınalarda sürüp gitse, o ufacık yerde binlerce yıl ayakta dursa dahi, yine de öyle bir yaşayış, o anda ölmekten iyiydi.

Ne yer idi ne gök…

Marifetidir yaşamın içinde gökte olan…

Hele birde bakabilirsen göğe işte o zaman asıl olan…

O alanı yırtınca, kağıt kesiğini ayırınca:

Gökyüzünün altında birde ''yaşam'' gerçeği var. Yaşamdan kaçan insan saklanır bazen, bir kuytuya, kendini bıraktığı şarkıya, bir kediye, bir kitaba, hatta bir insana…

Van Gogh, Theo’ya yazdığı bir mektupta şöyle diyor: “Daha çok erkendi, oysa tarla kuşu ötmeye başlamamıştı bile ve deniz kıyısındaki bahçelerde bülbüller, uzakta deniz fenerlerinin ışıkları, devriye gemisi. Sen sevgisin, her şeyin üstünü ört."

Sevgi alanında mısınız? İnsanın kurduğu alanda mı?

İnsan bazen en kuytusudur insanın... Barınağıdır insanın nefes alan, alan...

Alanınızda mısınız?

En son ne zaman saklandınız?

Kendiniz olacağınız hangi an kaçtınız?

''Siz ''alanından…

Size kendiniz olma imkanı sağlayan hangi resim hangi şarkı korkunun arkasında kaldı?

Gitmek isteyip de gidemediğiniz o yer hangi alan duvarının arkasında saklı…       

Hep gökyüzüne bakıyoruz ya hep hani? Yükseklerde oluyor düşümüz…

Bir defa da oradan inerek kendinize baktınız mı?

Kaçtığımız, korktuğumuz, mutsuz olduğumuz her ana her hale…

Hangisini bulacağımızı bilmeden?

......

İniş alanında kendime not:

“Şarabı sev, tütünü incitme.”

Pencereyi aç,

Sesin sarsın dünyayı.

Duyulur elbet ta ötelerden,

yürek kendini tanır…