“An” da olmak, “Şimdi ve Burada” olmak, “An” ı yaşamak… Çokça kullandığımız ama hem anlatması hem de anlaşılması karmaşık olan bir konu. Kimi zaman anlamakta zorluk çekiyoruz, kimi zaman işimize geldiği gibi anlıyoruz.

Geçen gün yürüyüş sırasında yaşadığım bir deneyim sonunda, eve gelir gelmez döküldü satırlara bu yazı.

Yürüyüş Yaparken Sen Neredesin?

Hepimiz düşünmüşüzdür, özellikle de site ortamında ya da küçük bir yerde yaşıyorsak; yolda yürürken yana yana geçtiğimiz insanların neden başını yerden kaldırmadığını, bir tebessüm etmediğini, bir selam vermediğini. Aynı şey geçen gün bilmiyorum kaçıncı kez başıma geldi. Tam da düşünürken neden diye ve itiraf ediyorum biraz da kızarken, yakalayıverdim kendimi. Dedim ki; “yok… bu isteyerek yaptıkları bir şey değil”.  Buldum cevabı sonra. Kimse “an” da değil ya da bilinçli olarak olmak istemiyor.

Bilinçli olarak olmak istemediğinde mesela müzik dinliyor ve o “an” dan kopuyor. O sırada yürüyüş yapmıyor aslında çünkü yaptığı şey müzik dinlemek. Kuşların sesini duymuyor, başının tam üzerinden geçen kuşun kanat sesini de, oynayan çocukların kahkahalarını ya da bağırmalarını da duymuyor, öyle tercih ediyor. Adımlar otomatik olarak atılıyor ve “an” da olmanın tadına varmadan müzik dinleyerek yürüyüş yapıldığı zannediliyor… Oysa tıpkı diğer zanlarımız gibi o da gerçek olmaktan çok uzak oluyor. Bu yüzden de karşıdan gelen sizi de görmüyor, duymuyor, selam verme gibi bir ihtiyaç hissetmiyor. Sizinle bir alakası yok yani, karşınızdaki “an” da olmamayı seçmiş, o kadar.

Bazen de farkında değil, bilinçli olarak yapmıyor ama kafalar o kadar dolu ki, akıllardan bin bir şey geçerken yürüyor. Sanıyor ki temiz bir havada yürürse, aklı biraz dağılır, rahatlar ama hiç öyle olmuyor. Yürüyüşe ve yolun bir parçası olan dışarıdan gelen seslere, kokulara, hislerine dikkatini yüzde yüz yöneltemedikçe yani tüm duyuları açık ve kontrol altında olmadıkça, amacına da ulaşamıyor. Düşünceler birbirini kovalıyor, bazen o düşündüğü şeye nereden nasıl geldiğini bile hatırlamıyor. Eskiden bana olurdu mesela. Düşünceler döndükçe zihnimde, bazen düşündüğüm bir şeyi fark eder, güler ve o konuya nasıl geldiğimi sorardım kendime. Doğal olarak da insan kafası bu kadar meşgulken, kulağında kulaklık olmasa da fark edemiyor karşıdan gelen birini, duyamıyor doğanın müziğini ve kulak misafiri olamıyor onu gülümsetecek olan birkaç çocuğun aralarında konuştuklarına…

Kısacası kızmak, kırılmak boşuna. Ukalalık, kibir, kabalık ya da ne diyorsanız; inanın sebep o değil. Tek sebep onların “an” da olmanın tadına varamamış olmaları, her ne yapıyorsan sadece, yüzde yüz o tek bir şeyi yapmanın ne demek olduğunu hiç deneyimlememiş olmaları. Oysa tek zaman “şimdi” ve olunabilecek tek yer “burası”.

“Dingin Savaşçı” filmindeki diyaloğu hatırlayın. İzlemediyseniz de mutlaka izleyin derim.

Usta: Saat kaç?

Öğrenci: Şimdi.

Usta: Neredesin?

Öğrenci: Burada.

SİTEDE ARA

Go to top