Bir yazıya başlamak için tek kelimenin yeterli olduğunu ve bu kelimenin aklınıza düştüğünde (gerçekten pat diye) kafanızın içini yüz mumluk bir ampul gibi aydınlatmasına ya da ilham denilen arkadaşın uykunuzun en tatlı yerinde “bir fikrim var” diye sizi münasebetsiz saatlerde kaldırmasına hala şaşırıyorum, zamanla alışılır mı buna bilmiyorum.

Bugün yağmurlu, karanlık ve keder yüklü bir güne uyandık, havanın ağırlığı ile eziliyormuş gibi hissediyorum, biraz içimi aydınlatmam gerek diye düşünürken, zihnim pembeleşti, aklıma düşen kelimeydi pembe ve bütün bir yazıyı başlattı. Bu kadar karanlık bir havada, umudun rengi pembe. Biz çocukken hayatın rengiydi pembe, üstelik uçsuz bucaksız bir toz pembe, hava her daim çicek, yeni gelmiş bahar kokardı ve kahkahalar o sebepsiz kahkahalar bir çocuktan diğerine ışık hızıyla bulaşırdı; gülerdik, tasasız, dertsiz gülerdik, ağırlaşmamıştı henüz ayaklarımız bulutlar gibi hafiftik. Mutlaka bir yerlerde bazı çocukların hayatlarında acı vardı ama biz daha çocukların canının acıtılabileceğini ve bu acının anne ve babaları yakabileceğini, öğrenmemiştik. Keşke hiçbir zamanda öğrenmeseydik. Hayatımızda her şeyden önce arkadaşlarımız, yılmadan, sıkılmadan saatler boyunca oyun oynayabildiğimiz çocuklar ve sevgi vardı. Biz sevginin en saf ve masum olduğu zamanların çocuklarıydık. Şimdi geçmişe, bizim zamanımızdaki çocuklara dönüp baktığımda, biz çocuklar aşk kelimesini sanki hiç duymamıştık, sanırım aşk kelimesi o yıllarda çocuğa ait bir kavram değildi ya da bu kadar ayağa düşmemişti. Malum zamanımızda en çabuk tüketilen duygu aşk, herneyse biz çizgimizden sapmayalım, sadece aşk değil sevgili kelimeside bizim çocuk sözlüğümüzün kelimeleri arasında değildi ve ne demek olduğunu öğrenmemiz için önümüzde bayağı bir zaman vardı.

Hafızamı biraz zorlayınca fark ediyorum, siyah beyaz televizyonlarla beraber hayatımıza girdi aşk kelimesi. Birbirlerine “aşkım” diyen insanlar olduğunu ve anne ve babamızın televizyonlardaki bu insanlar gibi birbirlerine aşık olduklarını gördük. Bir kelimeydi bizim için aşk. Bizim duygumuzsa sevgiydi; ailemizi, arkadaşlarımızı, sokaktaki hayvanları, çiçeği, ağacı, hatta sıkı sıkıya bağlandığımız oyuncak bebeklerimizi bile tüm kalbimizle severdik. Çocuklar birbirlerini arkadaş oldukları için severdi, çıkarsız ilişkiler kurardık, kimin babasının ne iş yaptığının, zengin ya da fakir olduğunun bizim için bir önemi yoktu. Bazen diğer cinsten bir arkadaşını farklı severdin, çocuk kalbinin ritmini değiştiren bu sevgi seni şaşırtır, aynı zamanda utandırırdı; hiç kimseye söylemez, kendi içinde saklardın, zaten zamanla da geçip gider, kalbin eski haline döner ve sen arkadaşınla yoluna devam ederdin. Sonra bir zaman geldi büyüdüğümüzü fark ettik, biz büyüdükçe dünyamızın grileştiğini, havanın kokusunun değiştiğini, çicek yerine endişe ve korku kokmaya başladığını, etrafımızda elle tutabileceğimiz kadar yoğun acıların yaşandığını, zaman denilen dişlinin çarklarının her şeyi un ufak edebileceğini öğrendik. Şaşkındık, sudan dışarıya atlamış bir balık kadar şaşkın. Hayat denilen şeyin bu kadar zor olabileceğini bilmiyorduk ve gafil avlandık. Mecburen uyum sağladık, duyarsızlaştık, otomatik pilota bağladık, beklentilerimiz hayatımızın yönetimini ele geçirdi ve biz gri hayata yenildik.

Keşke tüm bunlar olurken çocukluğumuzun pembe dünyasının bir köşesinden çekip, yetişkin hayatımızın içine sokabilseydik, gri hayatımıza sıcak bir renk katıp dünyamızı daha aydınlık yapabilseydik. Beceremedim, beceremedik, daha çok uğraşsak veya daha fazla istesek acaba başarabilir miydik?

SİTEDE ARA

Go to top