Bu cumartesi gecesi, benim gibi minik serçelerin yüreklerini ağzına getiren bir olay yaşadık İstanbul’da.

Sadece birkaç dakika arayla dört-beş tane şimşek çaktı ve şiddetli gök gürültüleri duyuldu. Ertesi gün de sosyal medyada birçok video izledik, geceyi aydınlatan bu güçlü şimşeğe dair. Tesadüf değildir ki yine aynı gün, sağlık çalışanlarına özel karma yoga kapsamında açtığımız online meditasyon buluşmasında, Ustam Nazmi Gür şimşeklerle ilgili bir açılımdan bahsetmiş ve bir sırrı faş ederek içimde yeni bir uyanışa sebebiyet vermişti.

Çok şiddetli yağmurların yağdığı bir coğrafyada büyümedim esasen, bu türde bir travmam yoktur, hafif ve sürekli yağan nisan yağmurları var hatıralarımda; fakat yine de ani çakan ve güçlü sesler çıkaran şimşeklerde hep bir sığınak aramışımdır çocukluğumdan beri. Bahsi geçen gecede de yine şimşek sesini duyduğumda elimdeki kitabı bırakıp etrafıma bakındığımı fark ettim. Sığınacak bir mobilya mı arıyordum, yoksa bana her şeyin iyi olduğunu söyleyecek bir dost mu? Bugüne kadar neyden korkuyordum da sığınmaya ihtiyaç duyuyordum ve bugün yine niçin hopluyordu serçe yüreğim? Kendi içimde daldığım, bu derin his ve düşünce okyanusundan bir anda şiddetli bir ses frekansı tarafından çıkarıldım. Öyle ki, bana saatler gibi uzun gelen fakat altı üstü 5-6 saniye olan bu süreç, bir şeyi daha fark etmemi sağlamıştı. Gökyüzünden yeryüzüne inen, şimşek diye adlandırdığımız bu enerji boşalması bir anda oluyor ve ışık ile ses aynı anda oluşmasına rağmen bunları farklı zamanlarda fark ediyorduk. Evet evet biliyorum; ışık hızı ses hızından yaklaşık sekiz yüz bin kat daha büyük olduğu için, önce ışığı görüyor sonra sesi işitiyoruz. Bu bilgileri hepimiz biliyoruz, lakin idrak ettiğim şey tam olarak da bu değildi.

Öyle ki, evren dediğimiz bu çok boyutlu düzlemsel yapıda, hayat dediğimiz enerji değiş tokuşu, tıpkı bir şimşek gibi tek bir anda oluyor ve meydana getirdiği tüm etkiler o anda oluşuyorken; ışık ve sesin algılanmasındaki farklılık gibi, biz de o anda gelişen sonuçları farklı zamanlarda algılıyoruz. Bu yüzden olmalıdır ki, yaptığımız iyilik veya kötülüklerin sonuçlarını anında göremiyor ve doğanın kuralları gereği davranışımızın getireceği sesi çok sonra işitiyoruz. Demek ki Platon (Eflatun/ M.Ö.428-M.Ö.348) gibi düşünürlerin, Osho (1931-1990) gibi mistiklerin, Mahatma Gandhi (1869-1948) gibi liderlerin, Marie Curie (1867-1934) gibi bilim insanlarının ve Mevlâna Celaleddin-i Rumi (1207-1273) gibi mutasavvıfların, kendilerinden çok çok sonraki dünyayı bile değiştirdikleri yaşadıkları dönemde fark edilmese bile, aslında o günlerden belliydi. Güçlü birer şimşek gibi yeryüzüne inmiş, parlak ışıklarıyla etraflarınca fark edilmiş bu kişilerin seslerini, bugün hala duymakta olmamızın bence başka bir açıklaması olamazdı.

Aslına bakarsanız, bahsi geçen insanların şu anda bu yazıyı okuyan sizleri değiştirmek gibi bir amaçları yoktu, tıpkı gökten yere inen bir enerjinin böylesine bir amacı olmaması gibi. Onlar sadece kendilerini değiştirmişlerdi ve bu değişim öylesine güçlü, öylesine gerçekti ki, bunu duyan ve gözleri açık olan herkesin kendiliğinden gelişen değişimi kaçınılmazdı.

İşte böylelikle ben de fark ettim neyden korktuğumu ve neden sığınak aradığımı. Herkes gibi ben de değişimden ve bilinmezden korkuyordum gizliden gizliye. Her ne kadar hayatta girişken, cesur ve aktif olsam da, içimde hala bir şeylerin belirsizliğinden tedirgin olan ve alıştıklarının değişmesinden korkan küçük bir serçe vardı. Bir yandan ardı arkası kesilmeyen gök gürültülerini dinlerken bir yandan da içime dönüp küçük serçeme sarıldım ve Şems-i Tebrizi’nin şu sözlerini hatırlattım ona; “Düzenim bozulur, hayatım alt üst olur diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?”

SİTEDE ARA

Go to top