İletişimde 9 olası hata başlığını gördüğümde ilk aklıma gelen bir gün bu konuda yazmaktı…

 Bu başlık altında

Düşündüğünüz,
Söylemek istediğiniz,
Söylediğinizi sandığınız,
Söylediğiniz,
Karşınızdakinin duymak istediği,
Duyduğu,
Anlamak istediği,
Anladığını sandığı ,
Anladığı…
arasında farklar vardır.

Dolayısıyla insanların birbirini yanlış anlaması için en az 9 olası durum söz konusudur… diyordu yazarı...

Alıntıladığım bu satırlar Sylviane Herpin'e ait.

Buradan varmak istediğim yer ise 'anlayışı' nasıl geliştirebileceğimiz. Ve bunu kendimizden, en yakınlarımızdan başlayarak dalga dalga topluma nasıl yayabileceğimiz...
Bu konuda en yetkin isimlerden biri hiç şüphesiz Virginia Satir.
İnsanla çalışıyorsanız, çalışmanız insan ruhunu da kapsıyorsa onu duymamış olmanız imkansız gibi. Eğer ilk kez duyuyorsanız da lütfen kitaplarından en az birini okuma listenize alın.

Ondan kısaca bahsetmek pek olası değilse de onun çok iyi bir psikoterapist, aile terapisi hareketinin anası ve ilk eğitimcisi olduğunu bilmenizi isterim. Daha 1959’da, Amerika Birleşik Devletler’inin en prestijli psikoterapi kurumlarından biri olan California’daki Zihinsel Araştırma Enstitüsünü (MRI) kurmak amacıyla Don Jackson, Jules Runkin ve Gregory Bateson’a katılmıştır. Hayatı boyunca kendisini, insan potansiyelini geliştirmeye adamış bu müstesna insanın önünde saygıyla eğiliyorum.

İnsan iletişimi ve benlik saygısı gibi en çok ihtiyacımız olan konular onun en çok ilgi duyduğu konuların başında geliyordu. Sevgiyi iyileşme sürecinde büyük bir destek olarak gördüğünden tedavisel yaklaşıma duygu ve şefkat katmaya özen gösterdi. Satir için özen göstermek ve kabullenmek son derece önemliydi. Çünkü bu unsurlar, korkularımızla yüzleşmemizde ve kalbimizi diğer insanlara daha kolay açmamızda çok önemliydi.

Bildiğiniz gibi fizik yasaları gibi spirituel yasalar da vardır ve bunların başında "Değişim Yasası" gelir… Heraklitos; "Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir’ der.

Ve hatırlayacağınız üzere pozitif anlamı ile değişim; hoşnut olunmayan, beğenilmeyen bir durumdan, daha iyi bir duruma geçiş demektir.

Biz dersler çıkarıp gidiş yolumuzda gerekli değişimleri yapana kadar ataların dediği gibi tarih tekerrür eder. Yani tarih kendisini tekrar eder. Devrim yaratacak kadar büyük değişimler ithal ya da ihraç edilemezler. Bu nedenle değişim ile ilgili hep hatırımızda tutmamız gereken şey; değişimin sadece bizden başlayabileceği. Biz kendimizi değiştirmeden etrafımızdaki tüm olaylar hep birbirini tekrar edecektir.

Virginia Satir’in; “Kimse bir başkasını değişmeye ikna edemez. Her birimiz sadece içeriden açılabilen bir değişim kapısını koruruz.” dediği gibi…

Başkalarını değişmeye ya da bizim istediğimiz gibi davranmaya zorlamak ya hiç işe yaramaz ya da onların üstündeki yaptırım gücümüze bağlı olarak söz konusu etki devam ettiği sürece işe yarıyormuş gibi görünmesine rağmen, onlar üzerindeki gücümüzü yaratan yetki/kıdem ebeveyn, yaş, ast/üst ilişkisi, emir komuta zinciri ve bunun gibi etkiler kaybolduğu andan itibaren geriye dönüş kaçınılmaz olur.

İnsanlar, başkalarının istediği ya da onlara empoze ettiği şeyler yüzünden değil, içten içe bir gerilim hissettiklerinde değişirler. O gerilim ortaya çıkmadığında istediğimiz değişiklikleri yapsalar bile, çoğu zaman, değişimleri otantik olmadığı için onlara saygı göstermeyiz. Sağlıklı ilişkilerde, diğer kişiyi değiştirmeye çalışmaz, onları oldukları gibi kabul edersiniz. Davranışlarıyla ilgili bir şey sizi rahatsız ediyorsa, iletişim kurarsınız. Ancak o zaman karşınızdaki kişi değişip değişmeyeceğine karar verebilir. Yani bizi anladığında…

Yazımızın en başına dönersek iletişimdeki olası 9 hatanın üçünün ve üstelikte iletişimin olmazsa olmaz diyebileceğimiz üçünün anlama ile ilgili olduğunu görürüz.

Anlamak istediği,
Anladığını sandığı,
Anladığı…

Görüntüleme teknolojileri sayesinde artık okuma yaparken beynimizde hangi bölgeler aktive oluyor bunları biliyoruz. Aynı zamanda okumayıp gene o görüntüleme teknolojilerinin bizim hayatımızı işgal edip git gide daha az okur hale geldiğimizde daha az anlar hale de mi geliyoruz yoksa?

Çocukları olmayan ve uzun yılar içinde iyice şiddetlenen çocuk istekleri için tüp bebek tedavisi görmüş bir çift öğrencim olmuştu. Tedavi olumlu sonuç vermiş ve sağlıklı ikiz bebekleri olmuştu. Fakat bu kez farklı bir sorunları vardı. İkizlerden birinin tepkileri çok yavaştı, pek çok komutu duymuyor ve almıyordu. Bir anlama, öğrenme problemi mi, zihinsel bir farklılık mı yoksa fiziksel bir özür mü diye endişelenip pek çok kapıyı çalmışlar belki de son çare olarak bize gelmişlerdi.

Ailenin hikayesini dinlediğimizde gördük ki ailede TV izlemek çok yaygın bir alışkanlıktı ve çocuk televizyonun karşısına geldiğinde üç boyutlu ışık, parlaklık, ses, renk, hareket uyaranları karşısında donup, büyülenmiş gibi kalıyordu. Pek çok teknik verinin arasında en çok bu veri bize ışık tuttu. Çalışma yöntemimizi, şifa ve meditasyon tekniğimizi buna göre belirledik. Ve TV ‘nin kapatılması kararını verdik. Anne büyük bir samimiyet ve kararlılıkla bu süreci destekledi ve talimatları ve ev ödevlerini sıkı sıkıya uyguladı.

İkinci ayın sonunda bariz bir değişim ivmesi yakaladık. Söz konusu öğrencim gelişim olarak neredeyse ikizini yakalamıştı. Bu esnada elde edilen değişim, sorunun çözüldüğü gibi bir anlayışa götürdüğü için evdeki uygulamalar aksamış tv tekrardan açılmaya başlamıştı. Ve biz TV ‘nin tekrar açıldığını ailenin bizden istediği yeni randevu ile öğrendik. Çocuklarının; onları, duymadığından, anlamadığından, tepki vermediğinden şikayet eden, üzülen problemle ilgili çok kötü olasılıkları düşünen ve çare arayan aile neyi duymamış neyi anlamamış ve kabul etmemişti acaba?

Anne ve babanın anlayışı, doğal olarak soruna yaklaşımı ve çözümleri farklıydı. Baba ‘yok bir şey’, ‘bir şey olmaz’ derken anne çocuğunun gelişimi konusunda çok endişeliydi ve konunun en sonunda televizyon vasıtasıyla tetiklendiğini anladığında adeta bir kaplan gibi Tv yi ele geçirmiş, aynen Virginia Satir’in; 

Başkalarının sınırlı algılarının bizi tanımlamasına izin vermemeliyiz.” dediği gibi yapmış ve çocuğuna dair algı değiştiren kesin sonuçları görene kadar kumandaya el koymuştu…

Sonrasında ne mi oldu?  

Bu çift ve çocukları hala öğrencim. İkizler çok başarılı bir eğitim hayatı sürdürüyorlar. Çok güzel bir üniversitede kendi istedikleri muhteşem bölümlerde başarı bursu ile okumaya devam ediyorlar. Eğer okuyorlarsa tüm aileye çok teşekkür ederim. Beni ve birbirlerini anlamaya gösterdikleri çaba ve birlikte elde ettiğimiz bu muhteşem sonuç için...

Gördüğünüz gibi öğrenme çok önemli ve ilk öğretmenlerimiz olan anne ve babamızın üzerimizde çok fazla etkisi var. Ve tabi onların ailelerinin de onların öğrenme biçimleri ve anlayışlarının da…

Eğitim sistemimiz de sırf aile ya da çevrenin baskısıyla öğrencinin ilgisinin olmadığı bir alana yönelmesi çok sık karşılaşılan bir durum. Bu ise uzun vadede mutsuz ve başarısız bir hayata açılan kapı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Amacım burada kimseyi yargılamak ya da suçlamak değil sadece dikkati aynı noktaya "anlayış"a çekmek…

Öğrenen kişi, bilgiyi öğrenmeden önce; bu bilgiyi nasıl, ne kadar sürede, hangi kaynaklardan öğrenebileceğini öğrendiğinde, öğrenmeyi de öğrenmiş oluyor. 

Öğrenmeyi öğrenmek tam olarak okulda ve hayatta karşımıza çıkarken, öğrenilecek konular kişiye özel bir durumu oluşturuyor. Öğrenenler arasında; anlama ve algılama, düşünme ve öğrenme yöntemleri açısından büyük farklılıklar var. 

Herkesin öğrenme stili farklılık oluşturuyor. Görsel öğrenenler gördüklerini, işitsel öğrenenler duyduklarını, kinestetik öğrenenler uygulayarak, yaparak daha iyi öğreniyor.

Satir’in dediği gibi:

‘’Yaşam hiçbir zaman olması gerektiği gibi değil, olduğu gibidir. Farkı yaratan, yaşamla başa çıkma biçiminizdir.’’

Okuma, konuşma gibi doğuştan gelen, kendiliğinden gelişen bir süreç değildir. Bu yüzden okuma üzerine çalışma yapılarak geliştirilebilir. Okuma sayesinde beyin düşünceleri bir araya getirerek yeni çıkarımlar oluşturur ve entelektüel gelişim de etkilenir. Okuma sadece teknik bir olay değil aynı zamanda ve en önemlisi kim olduğumuz ve kim olabileceğimizi belirleyen entelektüel bir süreçtir. Okumayla beynin sağ ve sol yarı küresi arasındaki bağlantılar gelişir ve güçlenir. Aynı zamanda yeni bağlantı yolları oluşur.

Böylelikle; düşünme, alternatifli düşünme, hissetme, hem kendi hissini hem de diğerlerinin neler hissettiğini anlama, çıkarım yapma, neden sonuç ilişkilerini kısa sürede fark etme ve sonrasında anlam oluşturma gelişir.

Virginia’nın hep dediği gibi:

“Sizi boğmadan sevmek, yargılamadan takdir etmek, istila etmeden size katılmak, talep etmeden davet etmek, suçluluk duymadan bırakmak, sizi suçlamadan eleştirmek ve hakaret etmeden size yardım etmek istiyorum. Eğer aynı şeyleri sizden de alabilirsem, o zaman gerçekten tanışıp birbirimize değer katabiliriz.”

Ve gelenekte olduğu gibi biz bunu bir hikaye ile bağlayalım. Bu kez hikayemiz Mark Twain' den;

Bir defasında hocama dedim ki: 

-Bir kitap okudum ama zihnimde kitaptan hiçbir şey kalmadı.

Bana bir meyve uzattı ve dedi ki: 
-Bunu ağzında çiğneyip ye.

Yedikten sonra sordu:
-Şimdi sen büyüdün mü?
-Hayır, dedim.

Dedi ki: 
-Büyümedin ama o meyve vücuduna dağıldı; et oldu, kemik oldu, sinir oldu, deri oldu, tırnak oldu, hücre oldu…

Anladım ki okuduğum kitap da öyle dağılıyor: Bir kısmı kelime dağarcığını zenginleştiriyor.  Bir kısmı bilgi ve irfanını artırıyor, bir kısmı ahlakını güzelleştiriyor, bir kısmı yazı ve konuşmada üslubuna incelik katıyor, bir kısmı hayata farklı bakmanı sağlıyor, bir kısmı içindeki sevgi-merhameti arttırıyor, bir kısmı özgüvenini arttırıyor, düşünmeni, sorgulamanı tetikliyor, olaylar karşısında nasıl davranman gerektiğini öğretiyor.

Her ne kadar sen bunların farkında olmasan da! 

Kitap okumak bir şeye yaramaz, çünkü kitap okumak çok şeye yarar!  O kadar çok şeye yarar ki neye yaradığını söylemek imkansızdır.

İyi dostlar (öğretmenler), iyi kitaplar, bir de huzurlu bir vicdan: İşte ideal hayat.
---
Deneyimlerim ışığında gördüm ki; Okuma sırasında harflerin değişik olasılıklarla bir araya getirilmesiyle oluşan kodlar çözülürken, bilinç altı kalıplarımız ve ön yargılarımıza da bağlı olarak beynimizde de anlam kümeleri gelişir ve birleşen kelimeler yepyeni anlamların oluşmasını sağlar. Okuma eylemi bilgimizi geliştiren, hayal gücümüzü arttıran, ne olduğumuzu ve ne olabileceğimize dair olasılıkları fark etmemizi sağlayan bir yetkinliğimizdir.

Anlamak önceden alıştığımız düşünme sistemi üzerine inşa edilen bir süreçtir. Dolayısıyla öncelikle kendi bildiklerinizi bir yana bırakıp yazar ya da konuşmacı muhatabınızın düşüncesi ne olabilir diye önyargısız yaklaşımda bulunmak ‘anlam çerçevenizi’ genişletir ve geliştirir. Anlamak ve arkasından gelen ‘anlayış’ sadece kelimelerle olabilecek bir şey değildir. Kavrayış, bağlam yaratma ve çevrelendiğimiz kültürle de doğrudan ilgilidir.

Rumî'nin dediği gibi ''Nasibinde varsa alırsın karıncadan bile ders. Nasibinde yoksa bütün cihan önüne serilse sana ters.''


 

SİTEDE ARA

Go to top