Uğultulu rüzgarların başlar gece yarısına doğru ve dinmez ertesi sabah güneş eni konu yükselinceye dek.

Ganga’nın sana verdiği bir armağandır bu; her gün, yaz, kış, ilkbahar, sonbahar demeden Himalaya’ların derinliklerinden kopup gelen bu rüzgarlar pranadır, sana candır, hayattır.

Her mevsim ve her gün sadece iki mevsim vardır bu yüzden Rishikesh’de; gece 10’dan sonra başlayan kış ve sabah 10’dan sonra başlayan yaz. Himalayaların nefesi, 24 saati ikiye bölmüştür aynı Ganga’nın bu vadiyi ikiye böldüğü gibi.

Hari Om Ganga

Ganga, bereket, saflık, yaşam, coşku, merhamet, şefkat, öfke, yabanıl, kutsallık, saygı, hem ana hem baba; Ganga bu topraklarda yaşayan herkesin her şeyi...

Ganga’yı görmeden, onun adı ağza alınmadan, onun yanına varılmadan, ona gün batımınında çiçekler ve ateş sunulmadan bir gün geçmez. Rishikesh’e her gelenin arzusu Ganga’da yıkanmaktır. Köpekler, inekler onun suyunu içer, anneler çocuklarını onun suyunda yıkar. Onun suyu tüm pislikleri içinde çözüp arıtmaya muktedirdir. Bebekler doğunca ona götürülüp kutsanır, yaşlılar ölünce ona bırakılır. Hayat onda başlar, onda sonlanır.

Tam 14 yıl önce yine Riskikesh bana uzunca bir zaman yuva olmuştu. Her sabah erkenden Ram Jula’dan, Laxman Jula’ya Ganga’nın doğduğu yerden gelen rüzgarlara göğüs gererek Hanuman tapınağına gidip tapınakta yaşayan bir yogiyle yoga yapmıştım. Tek kelime bile konuşamadığım sadece enerji alanına girince onunla uyumlanıp Hanuman misali asanadan asanaya geçen o kıvrak, esnek ve güçlü bedenle beraber aktığım, durduğum, nefes aldığım o birkaç haftanın tadı ve kutsallığı içimde saklı. Bu süreç evrenin bana gönderdiği en güzel ilaç ve en anlamlı inzivaydı. Londra’da yaşarken bir yıl devam ettiğim yoga eğitmenlik eğitimi sırasında ileri seviye derslerden birinde ciddi bir sakatlık yaşamıştım. Sol arka bacak kasım, sol oturma kemiğine bağlantı yerinden kopup parçalandı. Ciddi bir sakatlıktı ve hayatımda bacağıma ve bedenimin her kasına en fazla ihtiyacım olan bir dönemde oldu. Hem eğitmenlik eğitimi derslerine devam ediyor hem de bedenimi kondüsyon olarak Londra-İstanbul arası uzun yürüyüşüme hazırlamak için spor salonuna ve yüzmeye gidiyordum. Ayrıca bütün bir hafta her gün olmak üzere iki okulda öğretmenlik yapıyordum.

Evren ya bana “biraz yavaşla çok hızlandın” dedi ki zaten ben yaşamı yavaşlatmak için bu uzun yürüyüşe çıkma kararı almıştım, hızlı gittiğimin farkındaydım yani, ya da bu hızın ve dinamizmin verdiği aşırı güven egomu iyice şişirmişti. Egomun zayıflamaya ihtiyacı vardı. Bu kaza sonucu uzun ve zorlu bir süreç başladı ve neredeyse yürümeyi yeniden öğrendim.

İşte Hanuman tapınağı tam da yogaya yeniden dönme dönemimde karşıma çıktı. Doktorum oldu, sığınağım oldu, aşevim, işevim, canevim neredeyse zaman içinde günümün tamamını geçirdiğim bir yer oldu. Birkaç gün sonra sabah derslerimizden sonra orada kalır, yemek yer, zaman geçirir, temizlik yapar ve hatta yemek yapar halde buldum kendimi. Orası benim ashramım oldu. Tapınağın ötesine geçmedim. Laxman Jula’dan karşıya yürümedim.

Rishikesh’in gezginlerin bildiği kısmı iki köprü etrafı ve arasındaki kısımdır. Haridwar tarafına yakın olan köprü şimdiki adıyla Ram Jula – ilk yapıldığında adı Sivananda Jula imiş. Muhtemelen yapımında katkıları olan Sivananda’ya atıfla bu ad verilmiş. İkinci köprü de Lakşman Jula; adını para ve varlık tanrıçası Lakşmi’den almış. Sonra Lakşmi kendini yalnız hissetmesin diye birinci köprüye eşi olan tanrı Ram’ın adını vermişler.

Ram Jula tarafı içlerinde Beatles’in meşhur ettiği Maharaşi Maheş’in ashramının da olduğu en eski ve en kurumlaşmış ashramların bulunduğu taraftır. Özellikle her akşam gün batımında Ganga’ya ateş eşliğinde çiçekler sunulan aarti adlı gün batımı ritüelinin en şaşaalı yapıldığı ashram Parmath Niketan Ashram'dır. İşte bu sefer ki Rishikesh ziyaretim daha önceleri sadece bahçesine girdiğim ve önünde yapılan Ganga Aarti’ye katıldığım, tam karşısında nehrin içine oturtulmuş bir kaide üzerine yerleştirilmiş dev Şiva heykeline aşık olduğum bu ashrama oldu.

Şu an bu satırları güneşli bir öğleden sonra ashramın bahçesindeki banklardan birinde oturmuş yazıyorum. Ashramın bahçe kapıları sabah 7’de açılıyor, akşam 9’da kapanıyor. Kapılarını Hindistan Ana’nın kolları gibi iki yana açıp gün boyu onlarca belki yüzlerce kişiye kucak açar burası. Bu bahçeler, avlular Hindu heykellerini barındıran kıyılar köşeler her gün türlü ziyaretçinin gelip geçmesine, duasına, gülüşmelerine, konuşmalarına yuvadır. Birbiri içine geçmiş birkaç avlunun etrafında odalarımızın bulunduğu binalar yükseliyor. Nehire bakan odalar büyük Hintli aileleri barındırabilmek için daha geniş iki oda birbiri içinde olarak planlanmış, avluya bakanlar ise iki kişilik standart oda. Ben de bu standart iki kişilik odalardan birinde tek kişi kalma şansına erişmiş durumdayım.

Ashram hayatına, oda ve hatta yatakhane paylaşımına pek alışık olsam da bu sefer odamda tek başıma kalıyor olduğuma epey şükrediyorum. Ruhani bir eğitimde tek başınalık, kendi başınalık, kendi alanında olmak sadece kendinle olmak, kendinden çıkıp sonra tekrar kendine dönmek ne kadar da önemli ve değerli. Eğer vipassana inzivasında değilsem artık bu tür eğitimlerde odamı paylaşmamayı yeğlemeye başladım. Sonuçta her bir ruhun tekamül seviyesi ayrı bir çizgide ve kendi alanında sessizce kendinle kalma ihtiyacı ya da özgürlüğü bazen diğer taraf için anlaşılmaz ya da becerilemez olabiliyor.

İlk birkaç günü odamı, çevremi ve bu çevrede kendimi biraz yadırgasam ve hafif direnç göstersem de bunun egomun rahatının bozulması olarak yorumlayarak, yavaş yavaş bu direncin yerini tatlı bir teslimiyete bırakmasını keyifle izliyorum. Pencere çerçeveleri arasındaki boşluklardan sızan soğuk hava belli bir süre sonra odamı tazeleyen esintiye dönüşüyor, ashram yemeklerinin tek düzeliği monotonluk içinde renk bulma becerimi arttıyor, sabahın en erken saatlerinde maymunların cirit attığı ormanlık alanı geçip yoga salonuna ulaşma telaşı tatlı bir maceraya dönüşüyor. Hepsi ama hepsi dingin bir zihin için diyor içim.

İstisnasız her sabah dört buçukta tapınağın çanlarıyla uyanıp sabah mantralarının tüm ashrama yapılan yayını, okunan dualar ardından çekilen uzun “Ommm”lar eşliğinde daha gün ağarmadan yola koyulmak, herkesler uyurken güne başlamak, gecenin güne dönüşme büyüsüne tanık olmak, ilk seslere, ilk kokulara karışmak belli bir süre bu rutinin içinde kaybolmak.

Ben de bu Rishikesh ziyaretimde Parmath Niketan’ın rutini içinde kayboluyorum, herkesin arasına karışıp ashramın kumaşına dokunuyorum bir süreliğine. Ders aralarında yemek, dinlenme, karma yoga molaları ve her akşam gün batımında istisnasız gittiğimiz Ganga aarti.

Ganga aarti, her gün bitiminde güneşin batışı saatinde, Ganj nehri kıyısında ashramın swamileri ve gurukul öğrencileri korosunun eşliğinde mantralar söyleyerek, ateşi suya kavuşturma ritüeli. Ateşle yıkanıp temizlenip adaklarımızı Ganj’ın kutsal sularına bırakıyoruz her akşam, bıkmadan usanmadan her akşam.

Her günün başlamasına ve bitmesine, hayatın devamlılığına, varoluşa, evrene, bilgiye ve bilgeye, öğretene ve öğrenene duyulan şükür ve teşekkür.

Teslimiyete ve şükretmeye ne kadar ihtiyacımız var aslında. İnsan bunu ancak bu döngüde bir süre kaldıktan sonra anlayabiliyor. Bir döngünün kırılıp başka bir döngünün başlaması arasındaki boşluk farkındalık anıdır. Bu an iyi değerlendirilirse mucizeler yaratabilir. İşte bu yüzden zaman zaman insan kendini o rahat pamuklarla sarılı koltuğundan kaldırmalı, kuş tüyü yastıklı yatağından aşağı atmalı. Konfor alanını tanımalı ve bu alandan çıkmalı.

İki hafta sonra ashramdaki zamanım doluyor. Her güzel zaman dilimi gibi bu da bitmek zorunda. Bu bitmeli ki başka bir süreç başlasın. Bir döngü bitsin bir diğeri başlasın.

Bankta otururken toplayıp altıma aldığım ayaklarımı çıkarıyorum yerinden ve uzatıyorum yere. Terliklerimi geçirip ayağıma, salınarak gidiyorum odama. Birazdan ateşi suya, güneşi Ganj’a kavuşturacağız. Bir gün daha geceye dönerken...

Parmath Niketan Ashram, Rishikesh

Kasım, 2016

Kapak fotoğrafı: AYM Yoga School-Pinterest

SİTEDE ARA

Go to top