Hep gitmek, görmek istediğim yerlerden birisi Japonya olmuştur. Zaten nedenini bilmediğim bir şekilde (şimdilerde az çok idrak etmiş olsam da) Uzak Doğu her zaman pek çok yerden çok daha fazla ilgimi çekmiştir. Sonunda kısmet oldu dünya gözüyle iki şehrini de olsa görmek. Lakin beni içine alan Tokyo değil, Kyoto oldu…

Tabi bu biraz da Japonya deyince aklınıza ne geldiğiyle ilgili. Mesela çocuklar için Japonya demek Tokyo demek. Renkli, hareketli, Anime denen çılgınlığın merkezi. Onlara kalsa, ülkedeki tüm günlerimizi Tokyo’da geçirebilirdik :) Ama bu demek değil ki, Tokyo'da görülecek bir şey yok. 
                                                                              


                                                                                    TOKYO CADDELERİNDE AKŞAM (MINATO-ROPPONGI)



                                                                                                      UENO ONSHI PARK-TOKYO


                                                                                                      THE IMPERIAL PALACE-TOKYO


                                                                         TAITI-ASAKUSA-TOKYO (CADDELERDE YÜRÜYEN KİMONOLU KADINLAR)

Kyoto, tam bir Japon şehri ve benim kalbim daha İstanbul’dan uçağa binerken Kyoto diye atıyordu. Ayak bastığım anda içimi kaplayan neşe ile birleşen heyecanım, büyük bir hayranlığa dönüştü. Şehrin dört bir yanı ormanlarla çevrili, her yer yemyeşil ve hayal ettiğimden çok daha etkileyiciydi. Sokaklarda gezerken eski başkent olmasından da kaynaklansa gerek müthiş bir asalet, insanı içine çeken çok güçlü bir enerji hissettim şehirde. Zaten tüm mimari Feng Shui üzerine kurulmuş olduğundan enerji akışını hissetmemek mümkün değil.  


                                                                                                      HIGASHIYAMA-KU KYOTO


                                                                                                  HIGASHIYAMA-KU KYOTO SOKAKLARI


                                                                                                HIGASHIYAMA-KU KYOTO SOKAKLARI

Şehirde bol bol tapınak görmek mümkün. 400 Şinto Tapınağı, 1600 Budist Tapınağı yani yaklaşık 2000 tapınak olduğu söyleniyor. Şintoizm Japonlar’ın en eski inanış biçimi. Herhangi bir kurucusu veya yazılmış bir kitabı yok. Bence biraz eski Türkler’in Şamanizm inancına benziyor. Yer ve Gök Tanrı’larına ve onların birlikteliğinden doğduklarını düşündükleri diğer pek çok tanrıya inanıyorlar. Şinto tapınaklarına Torii denilen büyük kapılardan giriliyor ve bu kapıların sizi dış dünyadan ayırarak, ruhsal dünyaya girmenizi sağladığına inanılıyor.


                                                                                                         FUSHIMI INARI SHRINE

Kapıdan geçer geçmez bizim abdest ritüelimize benzer şekilde bir ritüel yapılıyor. Küçük havuzdaki sudan özel çanaklar ile su alıp önce sol elinize, sonra sağ elinize su döküyorsunuz ve sonra ufak bir oluktan havuza akan sudan alıp ağzınızı çalkalıyorsunuz.






Şinto tapınaklarının içinde peş peşe dizili kapılar var, bunların her biri insanların minnettarlık göstergesi olarak tapınağa bağışladıkları kapılar. Hepsi ardı ardına dizilerek bir tünel haline geliyor. Gezdiğimiz “Fushimi İnari Shrine” Tapınağı’ndaki kapılar, turuncu rengin koruyucu özelliğine olan inanıştan dolayı turuncu renkteydi.




Tapınak o kadar büyük ki, en yüksekteki tapınağın kalbi olan kapıya ulaşmak için yaklaşık iki saatlik bir tırmanış gerekiyordu ve o gün hava o kadar yağmurluydu ki buna imkan olmadı ne yazık ki.


Japonlar kolayca din değiştirebiliyor, hatta aralarında “Biz Şintoist doğar, Budist ölürüz” şeklinde yaygın bir söz varmış. Mesela “Sanjusangendo” Budist Tapınağı’nın yapıldığı 1200 lü yıllardaki imparator, bir Samuray ve Şinto inanışa sahip olmasına rağmen, “emekli” olduktan sonra (aynen bu kelime ile anlatıldı) Budist olarak yaşamına devam etmiş. Bu Budist tapınağında 1001 tane Budha heykeli var. 1000 tanesi şekil olarak aynı ama yüz ifadeleri hepsinin değişik. Ortadaki meditasyon yapan 1001. büyük Budha heykelinin sağına ve soluna 500’er  tane olmak üzere dizilmişler. En ön sırada da Vishnu’nun avatarları olarak kabul edilen koruyucuların heykelleri var. Bu koruyucuların yüzlerine dikkatle baktığınızda hayatta olan veya yaşamını yitirmiş bir yakınınızın yüzünü görebileceğiniz söyleniyor. Fotoğraf çok iyi değil, çünkü içeride resim çekmek yasaktı, biraz kaçamak bir foto oldu anlayacağınız. Bu tapınakta yine 1200 lü yıllarda bir yangın çıkmış ve 1000 heykelden yaklaşık 160 tanesi kurtarılabilmiş. Yangından kurtarılan orijinal Budha heykellerinin yanında işaret var, diğerleri ise sonradan yapılmış.




Şimdi gelelim beni en çok etkileyen kısma. Kyoto’da ki bu kadar tapınağın içinde sadece bir tane Zen Tapınağı gördük. “Tofuku-ji” Tapınağı’nın etrafını çay bitkileri çit gibi sarıyor. Aklıma hemen büyük Zen Ustası’nın “Çay demle her şeye yeniden başlayacağız” sözleri geldi.


                                                                                          TOFUKU-JI ZEN TAPINAĞININ GİRİŞİ



                                                                                                         ZEN TAPINAĞI İÇ BAHÇE

Zen tapınağı o kadar sade ki, Sakura ağaçları çok çiçek açıp mevsiminde çok gösterişli olduklarından Zen bahçelerine dikilmezlermiş. Nedeni bana kalırsa sadelikten ve mütevazilikten uzaklaşıp, gösterişe kapılmamak olsa gerek. 
                                                                                                   

Başka Zen tapınağı var mı şehirde bilmiyorum ama kanımca yok, zaten Zen inanışı neredeyse kalmamış gibi bir şey. Çünkü Zen inanışına göre “her şey kabul edilirken aynı zamanda da hiçbir şey kabul edilmez” deniliyor. Kişinin inanması gereken tek şey kendisidir, başka hiçbir şeye, aydınlanmak için kurallara veya ritüellere ihtiyacı yoktur, o zaten aydınlanmıştır ve tek yapması gereken bu gerçeği kapatan bulutları ortadan kaldırmaktır.


İşte bu sebeplerden Zen inanışının oldukça zor olduğu kabul edilmiş. İnsanın kendisinin dahi hem var olduğuna hem de olmadığına inanmasının karmaşıklığından olsa gerek bu vazgeçiş, oysa tıpkı Ustam'ın dediği gibi bir şey bu; “Aşk varsa sen yoksun, sen varsan Aşk yok.” …

Sanıyorum ki; Japonlar da pek çok insan gibi hem varlığı hem yokluğu yani hiçliği kabul edip yaşamanın ne kadar zor olduğuna ikna olmuş ve inanacak, kendinden ayrı gördüğü, ötede, ulaşılamaz olan bir varlık arayışından olsa gerek Zen inanışını geçmişte bırakarak, başka inanış biçimlerine yönelmişler.

Oysa Aşk olsun yeter bize…


Yaşattığın tüm farkındalıklar, neşe, huzur ve sebepsiz sevinçler için şükranlarımı sunuyorum, arigato Japonya...


SİTEDE ARA

Go to top