EGEMENLİĞE GİDEN YOLDA TİBET'İN TANINMASI

1992 yılında, kanıt bulmak ve egemenlik üzerinde tartışmak için Strasburg'ta bir haftalığına toplanmış olan Daimi Halk Meclisi, Tibetlilerin ulus olmak için ''hür iradeye sahip olma'' kriterine uyduğunu ortaya koydu. Ve meclis Tibet toprakları üzerindeki Çin yönetimini Tibet halkının ''yabancı güçlerin egemenliği altına girmesi'' olarak değerlendirdi.

Bundan birkaç hafta sonra da farklı bir konferansta; Avrupa, Afrika, Asya ve Amerika'dan gelen tanınmış birçok uluslararası avukat, Tibet halkının egemenliği günlük hayatta uygulamaya geçirmesiyle ilgili konuları Londra'da görüşmek üzere buluştu. Çin Hükümeti'nden gelen ''beyaz kağıt''ı da içeren kanıtlar üzerinde düşünüldükten sonra, konferans katılımcıları, yazılı olmak üzere şu sonuçlara vardı:

1) Uluslararası hukuka göre Tibetliler kendi kararlarını kendileri verebilir. Bu hak ''Tibetlilere aittir'' ve ''Çin Halk Cumhuriyeti Tibet'i kendi amaçları için hiçbir şekilde alet edemez ya da herhangi bir ülke ya da bir ulus Tibet'in egemenlik haklarını ellerinden alamaz.

2)1949-1950'deki askeri harekattan beri, Tibet, Çin Halk Cumhuriyeti'nin denetimi ve yönetimi altındadır ve koloniye ait ezici yönetimin karakteristik özellikleriyle yönetilir.

3)Tibet'in uzun tarihi ve ayrı varlığı göz önüne alındığında,ülkenin içinde bulunduğu özel durum, Tibetlilerin bağımsızlığı da içeren egemenlik isteği, ülkelerin ulusal birlik ve bütünlük prensipleriyle uyum içindedir. [Uluslararası Avukatlar Konferansı Maddesi, Tibet-Londra 1993, Londra, 10 Ocak 1993, sf.6-8]


Çin Hükümeti ise her iki toplantıya da davet edilmiş olmasına rağmen hiçbirine katılmadı. 

17 MADDELİ ANTLAŞMA
1951 yılının Nisan ayında, Tibet Hükümeti Pekin'e, Kalon Ngapa Ngowong liderliğinde beş üyeli bir delegasyon yolladı. Delegasyonun Tibet'in konumunu belirtme, Çin'in hangi konumda olduğunu dinleme hakkı vardı; fakat herhangi bir karar varma yetkisi yoktu. Görüşmeler, 29 Nisan'da Çin delegasyon liderinin antlaşmayı öne sürmesiyle başladı. Bu durum Tibet delegasyonu için kabul edilemezdi. Bununla birlikte bu konuyu daha sonra Lhasa'daki hükümetle görüşme hakları bile yoktu; antlaşmayı imzalamaya zorunluydular. Sadece bir tek şansları vardı ya antlaşmayı imzalayacaklardı ya da Lhasa'ya yapılacak olan işgalin sorumluluğunu kabulleneceklerdi.

Antlaşmanın 17 maddesi diğer ayrıcalıkların yanı sıra Çin'in Tibet'i işgalini yasallaştırıyor ve Çin Hükümeti'ne Tibet'in dışişlerine karışma yetkisi veriyordu. Bütün bunların yanında Çin, Tibet'teki mevcut politik düzeni değiştirmeye çalışmayacağını ve Dalay Lama ile Panchen Lama'nın yetki alanlarına, güçlerine ve politik düzendeki konumlarına karışmayacağını temin etti. Tibetliler özerk bir millet olacaktı ve onların dini inançlarıyla geleneklerine saygı gösterilecekti. Kendi yaptıkları reformlar liderleri önderliğinde, danışıldıktan sonra zorlama olmaksızın uygulamaya geçirilecekti. Dalay Lama Çin Hükümeti ile antlaşma hakkında bir kez daha görüşmek istedi. Fakat 9 Eylül 1951'de kuzeyden, yani Doğu Türkistan'dan (Şincan), gelen 20.000 kişilik bir orduyla, yaklaşık 3000 Çin ordusu Lhasa'ya girdi ve böylelikle de Dalay Lama Çin-Tibet ''Antlaşması''nı kabul etme veya reddetme hakkını yitirmiş oldu.

1959 ULUSAL AYAKLANMASI ve DALAY LAMA'NIN KAÇIŞI
Çin ordularını Lhasa'ya girmesinden sonra, Çin Tibet'in egemenliğini sarsmak için elinden gelen her şeyi yaptı. Bunu yaparken üç yol izledi: Öncelikle böl ve yönet politikasıyla Tibetliler arasında politik ve bölgesel bölünmelere yol açtı. İkinci olarak;Tibetlilerin itirazlarına rağmen, halkın alışkanlıklarını değiştirmek amacıyla hazırlanmış olan sosyal ve ekonomik reformlar uyguladı. Üçüncü olarak da, Tibet Enstitüleri'nin yanı sıra Çin Hükümeti'nde mevcut olan çeşitli yönetim organlarına ek olarak, gene hükümetin otoritesi altında, yeni organlar kurdu.

-24 Kasım 1950 ve 19 Ekim 1953 yılları arasında Çin Kham kasabasının büyük bir kısmını ele geçirdi ve komşu Çin, aynı zamanda, Sichuan kasabasını sınırlarına dahil etti ve Kham, sözde Tibet Özerk Bölgesi ve Valiliği olmak üzere 2'ye ayrıldı. 13 Eylül 1957'deyse Güney Kham'ın diğer bir bölümünü Tibet Dechen Valiliği adı altında alarak Yunnan Bölgesi'ne eklemiş oldu.

 -Kham'ın küçük bir bölgesiyle Amdo şehrine Qinghai adı verilerek bir Çin kasabası statüsüne indirgendi. Amdo’nun bir kısmı, Tibet Ngapa Özerk Bölge Valiliği olarak Sichuan kasabasına eklendi. Amdo'nun geri kalan kısmına ise Tibet Tianzhu Özerk Bölgesi ve Tibet Ganlho Özerk Bölge Valiliği isimleri verilerek ikiye ayrıldı ve Çin'in Gansu kasabasının sınırlarına dahil edildi. 

 -9 Eylül 1965'te Çin, U-Tsang adı verilen Tibet Özerk Bölgesi Hükümeti'ni Kham sınırları içinde yönetimine alarak resmen kurulmuş oldu. 

 -Çin; Sherpalar, Monpalar, Lhapalar, Thengpalar, Jangpalar gibi Tibetli bazı etnik grupları- ya da kendilerini Tibetli olarak düşünen grupları- Çin azınlığı olarak adlandırdı ve onların Tibetli kimliklerini sildi.


İlk büyük popüler direniş örgütü plan Mimang Tsongdu (halk meclisi) kendiliğinden toplandı ve Çin Askeri Kumandası'na PLA'dan çekilmelerini ve Tibet'in içişlerine karışmamalarını talep eden bir bildiri yayımladı. Çin yönetimine karşı olduklarını saklamayan ve 17 Maddeli antlaşmaya karşı çıkan, Lukhangwa ve Ven. Lobsang Tashi adındaki iki başbakan istifaya zorlandı, Mimang Tsondu liderlerinden beşi tutuklandı ve böylelikle de organizasyon engellenmiş oldu. 

1954 yılında Dalay Lama, Çin'in daveti üzerine , Pekin'i ziyaret etti. 17 Maddeli Antlaşma'da geçen Tibet'in özerk olma durumu, Çin Halk Kongresi'nin anayasasına dayanarak resmen kaldırıldı. Tibet Özerk Bölgesi Hazırlık Komitesi'nin görevi de hükümet yerine merkez yönetim olarak değiştirildi ve Dalay Lama, bütün yetkileri elinden alınarak merkez yönetimin başkanı oldu.

Gerilla savaşı tam anlamıyla, 1956 yılının yazında, Çin vahşetinin sonucu olarak patlak verdi. Tibet'in doğu ve kuzeydoğusundan gelen çok sayıdaki mülteci Lhasa'ya akın etmeye başladı.

1959 yılının mart ayında, Çinlilerin Dalay Lama'yı kaçırma ve Pekin'e götürme planları olduğu söylenceleri büyük korku yarattı. Dalay Lama'nın güvenliği, 10 Mart'ta, Çin Ordu Komutanı Tibet liderini, dostane bir görüşme için kışlaya davet edip korumalarının artık ona eşlik etmeyeceğini bildirdiği zaman gerçek anlamda kesinlik kazandı. 10 Mart 1959'da, devasa bir gösteri yapıldı ve binlerce insan Dalay Lama'nın bu Çin gösterisine katılmasını engellemek için, yazlık sarayını, Norbulingka'yı, kuşattı.
Dalay Lama, halkını, 17 Mart gecesinde kurtarabilmak için Kham gerillalarından yardım istemek amacıyla Hindistan'a kaçmak zorunda kaldı.

1949 ve 1979 YILLARI ARASINDA TİBET'TEKİ CİNAYETLER
                                                 U-tsang    Kham    Amdo     Toplam
Hapishanede işkence görenler:      93.560     64.877   14,784   173,221
İdam edilenler:                            28.267     32.266   96.225  156.758
Kavgalarda öldürülenler:             143.253    240.410   49.042  432.705
Açlıktan Ölenler:                         131.072    89.916  121.982  342.970
Suikaste Kurban Gidenler:               3.375      3.952     1.675      9.002
Ölüme Mahkum Edilenler:               27.95     48.840    15.940   92.731
TOPLAM:                                   427.478  480.261  299.648  1.207.387

SÜRGÜNDE DEMOKRATİK REFORM
1959 yılında, Tibet'ten kaçtıktan ve bir dizi demokratik değişiklik yaptıktan sonra Dalay Lama, hükümetini Hindistan'da yeniden kurdu. Sürgündeki parlamento kurulmuştu. 1961'de gelecekteki Tibet için bir anayasa taslağı hazırladı ve Tibet halkının bu konudaki görüşlerini almayı da ihmal etmedi. Güçlü muhalefete karşın, Dalay Lama anayasaya yürütme güçlerinin Yargı Konseyi tarafından uygulamaya konması gerektiğini içeren bir madde koyma konusunda ısrar etti. Sonuç olarak Ulusal Meclis Yargıtay'la uyum içinde olan üçte ikilik üye çoğunluğuyla, bunun devletin en büyük hakkı olduğuna karar verdi.

Aynı zamanda Dalay Lama, Tibet'in bağımsızlığını kazandığı gün, Tibet halkının kendi yönetim şekline karar vermesi gerektiğini söyledi. 1990'da Tibet Halk Meclisi'nin vekil sayısının 12'den 46'ya çıkartılması başta olmak üzere birçok değişiklik yapıldı. Bakanlara daha fazla anayasal hak verildi. 1992'de, Dalay Lama gelecekteki Tibet Hükümet seçimlerinde hiç rol oynamayacağını, hükümetin halk tarafından seçileceğini belirtti. Geleceğin Tibet’inin politikacıları, diğer bir deyişle rehberleri, ise şöyle konuştu:''Geleceğin Tibet'i ahimsa (şiddet karşıtı) kurallarına uyan, barış-sever bir ulus olacaktır. Hükümetimizin temiz, sağlıklı ve güzel bir çevreyi korumaya bağlı demokratik bir sistemi olacaktır. Tibet tamamiyle askerlikle ilgili her şeyden arındırılmış bir ulus olacaktır.''

GÜNÜMÜZDE TİBET'TE İNSAN HAKLARI
Mao Zedung'un 1976'nın Eylül ayındaki ölümü, Çin politikalarında değişikliğe neden oldu. Değişme ekonomide liberalleşme ve politikada daha çok açık olma hakkındaydı; siyasi mahkumlarla ilgili kanunlara bile esneklik getirildi. Fakat liberalleşme ve bu açıklık politikası Tibet'teki politik özgürlüğe karşı olan tutumu etkilemedi. Eylemcilerin kitleler halinde tutuklanması 1982, 1987 ve 1988 yıllarında da devam etti. 1990 yılında Çin, sıkıyönetim yasasının kaldırıldığını ilan etti ve Çin'den gelen Avusturyalı ilk insan hakları delegasyonunun 1991 yılının Temmuz ayında Tibet'i ziyaret etmesine izin verildi. Oysa ki sıkıyönetim yasası sadece kağıt üzerinde kaldırılmıştı, uygulamada hala devam ediyordu. Uluslararası Genel Af Örgütü,1991'deki raporunda,polisin ve güvenlik güçlerinin keyfi tutuklama yaptığı ve sanıkları sorgulamadan gözaltına aldıklarını belirtti.

Keyfi tutuklamalar, sanığı hiç kimseyle görüşmesine izin vermeksizin gözaltına almalar, aniden ortadan yok olmalar, idamlar, hapishane işkenceleri Tibet'te oldukça yaygın; orada hareket etme özgürlüğünüz bile yok. 

TİBET'İN SOSYO-EKONOMİK DURUMU ve TİBET'TE KOLONİLEŞME
''Tibet'in bu gelişme için kaybettiği kazandığından fazlaydı.'' Bu söz, Tibet'teki üç asırlık Çin yönetiminden sonra Panchen Lama'nın vardığı son kanıydı. Çin Hükümeti, Tibet'in ekonomisinde; bereketli mahsulleri, endüstriyel büyüme, alt yapının gelişmesi ve daha bunlar gibi nicelerinin büyük bir büyüme ve gelişme olduğunu işaret etti.Tibet, tarihindeki büyük açlıkları (1961-1964 ve 1968-1973) yaşarken bile bu iddialar öne sürülüyordu. 

Açıkça görülen şu ki Tibet'teki sosyal ve ekonomik gelişmelerden kar sağlayan Tibetliler değil; Çinli işgalciler, onların hükümeti ve ordularıydı. Çin politikalarının başarısız olduğunu kabul edecek kadar dürüst ve cesur olan Çinli bir lider, o çok övülen Çin ''yardımı''ndan nasibini almamış olan Tibetlilerin hayatlarına güya gelişme getirmeyi planlamıştı. ''Anti-Emperyalist Komün'' de içinde olmak üzere birkaç Tibetli aileyi ziyaret etti. Tibetlilerin yoksulluğundan adeta iğrenen lider, TAR'ın belli başlı görevlerini ve Tibet için ayrılmış olan desteğin ''Yarlun Nehri''ne atılıp atılmadığını öğrenmek amacıyla bir toplantı düzenledi. Toplantının sonunda Çinli lider, Çin propaganda iddialarının tersine, Tibetlilerin yaşam standardının 1959'dan beri gittikçe kötüleştiğini ve Tibet'teki Çİnlilerin -ki bunu özellikle hükümet kadrosu oluşturur- gelişmenin önünde bir engel oluşturduğundan yakındı. Üç yıl içinde, yaşam standardının 1959 yılından önceki dönemin seviyesine çıkarılacağını ve Çinli kadronun %85 oranında azaltılacağını söyledi. TAR Parti sekreteri, Yin Fatang, Hu'nun Tibet hakkındaki izlenimlerini ''sefalet ve gerikalmışlık'' içinde kısılı kalmış bir ulus olarak özetledi. 

Tibet'in işgalinden hemen sonra, Çin hemen hemen Tibet'in her bölgesini etkileyen kollektivasyon programlarını uygulamaya başladı. Göçebelerin (çiftçilerde de olduğu gibi) sahip olduğu bütün hayvan sürüleri kamulaştırıldı ve bu göçebeler tugaylarla komünlere ayrıldı. Asıl hayvan sahiplerinin, yani göçebelerin, elde edilen üründe hiçbir hakkı yoktu; çiftçilerin durumu da bundan farklı değildi. Her sene aldıkları 5 pound luk yağ (1 pound yarım kiloya eşittir.), on pound luk et ve dört-beş khel (1 khel 20-30 pound arasına denk gelir.) tsampayla (arpa unu) yaşamlarını sürdürmeye çalıştılar.

Resmi Çin istatistiklerine göre, 1980’lerin sonlarında TAR'ın yıllık ek geliri yaklaşık bir milyar yuan ya da 270 milyon dolar civarındaydı. Çin Hükümeti'nin kabul etmeyeceği şeyse; Tibet'e verdiğinden çok kazandığıydı. Parasal açıdan bakmak gerekirse, Tibet'ten Çin'e gönderilen kereste miktarı, Çin'in Tibet'e verdiğini iddia ettiği finansal desteğin kat ve kat fazlasıydı. Tabii Çin'in Tibet'ten sağladığı kazanç sadece bununla sınırlı değildi; bütün bunların yanında paha biçilmez sanat eserleri, uranyum, altın, gümüş, demir, bakır, boraks, lityum, kromat gibi çeşitli mineral kaynakları da Çin'e kaçırılmıştı.

Her ne koşulda olursa olsun, Çin'in ek finansal kaynak miktarı, Tibet'te çalışan personel sayısının performansıyla doğru orantılıydı. Çin aynı zamanda Tibet'te yaşayan vatandaşlarına da teşvik primi ödüyordu. Tibetlilerinse bu durumdan kazancı yok denecek kadar azdı.1970’lerin sonları ve 1980’lerin başlarında, şehirde yaşayan her bir kişi için 128 dolar, kırsal kesimde yaşayan her bir kişi içinse 4.50 dolar harcanıyordu.Tibet'te yaşayan Çin vatandaşları ve Çinli personel çoğunlukla Lhasa, Nyingtri, Gyantse, Nagchu, Ngri, Tsethang ve Chamdo gibi TAR'ın şehirleştirdiği önemli kesimlerde yaşarken Tibetliler daha çok kırsal kesimlerde yaşıyorlardı.

Tahsis edilen ürünler bile, Tibetlilerden çok Çinliler tarafından tüketiliyor. Tibetlilerin temel gıda maddesi arpadır (tsampa), şehirde yaşayanları ve zenginleriyse temel gıda maddelerine ancak pirinç ve buğdayı ekleyebiliyorlar. Fakat her nasıl oluyorsa tahsis edilen tek şey buğday ve arpanın parası. Bütün bunlar zaten Tibet'te yaşayan Çinlilerin de gıda maddelerini oluşturuyor. Ulaşıma gelince, Tibet'in hemen hemen bütün köylerine uzanan bir kara yolu ağı var; fakat buna rağmen toplu taşıma Tibet'in kısal kesimlerinin büyük çoğunluğunda yok denecek kadar az. Çin'in sahip olduğu ulaşım ağının büyük bir kısmınınsa Tibetlilere pek bir yararı yok. Bazı Tibet köylerinde otobüsler haftada sadece bir kez çalışıyor ve insanlar hala ulaşım aracı olarak at, katır, öküz, eşek ve koyun kullanıyorlar.

Sağlık hizmetlerinde de durum pek farklı değil. Hastanelerin %90'ı zaten şehirlerde, kırsal kesimlere yollanan sağlık görevlileri de ya donanımlı değiller ya da Çin'de iş bulma olasılığı oldukça az olan doktorlar ve hemşerilerden oluşuyor. Aynı zamanda Çinli doktorların ve sağlık personelinin kendilerin geliştirmesi için Tibetli hastaları kobay olarak kullandıkları hakkında birçok belge var.

Bağımsız Tibet'te 6000'den fazla manastır, Tibet'in eğitim ihtiyaçlarını karşılamak için okul ve üniversite olarak kullanılıyordu. Tibet'in aynı zamanda, hükümete ait olan kadar kişilere de ait olan manastır eğitimi haricinde eğitim veren okullar da vardı. Çin Hükümeti'ne göre bu geleneksel eğitim merkezleri, ''kör inanç'' ve ''feodal baskı''ya zemin hazırlayan evlerdi. Çin, Tibetlileri kırsal kesim ve göçebelerin yaşadığı yerlerde manastırların yerine, bağımsız ödenekleri olan ve Çin Hükümeti'nin vadettiğinden bir kuruş daha fazla alamayacak olan ''halk okulları''nı kurmaya zorladı. Şu anda Tibet'te 2450 ilkokul var. Bunların 451'i sağlam temellere ve yeterli donanıma sahip değil. 2000'den fazlası halkın katkılarıyla ayakta duruyor. Ya hiç eğitim vermiyorlar ya da eğitim seviyeleri oldukça düşük. Okul çağındaki çocukların sadece %45'i okula gidebiliyor. Bunların içinden sadece %10.6'sı orta okulu bitirebiliyor. Bu okullarda yeterli sayıda öğretmen yok olanlar da yeteri kadar nitelikli değil. Kağıt üzerinde gösterilenlerle gerçek hayattakiler de birbirini tutmuyor; kırsal kesimlerdeki okulları buna örnek gösterebiliriz. Bu okullar yeterli öğretmen ve kaynağa sahip olmadığı için ya ambar olarak kullanılıyor ya da kapatılıyor. Okuma-yazma bilen büyükanneler ve büyükbabalarsa torunları okuma-yazma öğrenemediği için Çin vurdumduymazlığının hatıraları olarak yaşıyorlar.

Çinlilerin, Tibetlilerin inanışlarıyla dalga geçmesi ve din adamlarını aşağılaması oldukça sık görülür hale geldi. Dini metinler yakıldı ve tarla gübresiyle karıştırıldı, kutsal taşlar (ibadet edenlerin kullandığı oymalı taş ve levhalar) tuvalet ve kaldırım yapımında kullanıldı, rahip ve rahibeler toplum içinde ilişkiye girmeye zorlandı, yıkılmaya yüz tutmuş manastır ve tapınaklar domuz ahırına dönüştürüldü, açlıktan nefesi kokan rahip ve rahibelere yiyeceklerini ''Buda''dan istemeleri söylendi.

 

 

SİTEDE ARA

Go to top