Amazon'un derinliklerinde iki hafta ...


 Anangu, Ekvator ülkesinin Amazonlar bölgesinde, ormanın derinliklerinde Napo Nehri kıyısına kurulmuş bir Quechua köyü ve aynı zamanda da burada yaşayan kabilenin adı.
 “Anangu" Quechua dilinde karınca demek. Ya karıncalar gibi göç ettiklerinden ya da çalıştıklarından bu adı almışlar. Zira Anangu halkı aslında Amazon ormanı yerlisi değil; doğrusu bütün Amazon bölgesindeki Quechualar aslen orman yerlisi değil. Onlar da And Dağları’nın Quechua yerlileri gibi İnkaların torunu. Nasıl olmuş da Andlardan Amazona göç etmişler, bunu kendileri de bilmiyor. Ama göçün yakın geçmişte olmadığı kesin; çünkü Anangu halkı Amazon havzasının nemli, sıcak ve bol sivrisinekli yaşamına adapte olmuş. İspanyollar gelinceye dek giyinme gereksinimi duymuyorlarmış. Aslında hava o kadar sıcak ve nemli ki giyinmenin anlamı yok. Ama giyinme ve giyinmenin derecesi artık kabilelerin adeta uygarlaşma düzeyini gösteriyor.

Quito’dan kaçış
Beni Anangu’ya götüren serüven, 1998’in Kasım ayı sonlarında başladı. Ekvator’un Başkenti Quito’daydım. Uzun bir süredir Güney Amerika’da gezgin hayatı yaşıyordum. Üç gece üst üste aynı yatakta uyumamaktan dolayı yorgunluk ve bezginlik beni bir süre bir yere yerleşmeye yöneltti. Gönüllü çalışarak ve yerli halkla beraber yaşayabileceğim bir iş bulmaya karar verdim. South American Explorers Club (Güney Amerika Kaşifler Kulubü) bu işi örgütlemek üzere en iyi seçenekti; Quito’da şubesi vardı. Aralarında gönüllülerin de bulunduğu bir grup insanın yönettiği kulüpte İngilizce hakim ama İspanyolca konuşanlar da vardı. Kendimi ve durumumu anlattım. Bana, aralarından istediğim pozisyonu seçmem için çeşitli kaynaklar ve belgeler verdiler.
Karıştırdığım dosyalar, çeşitli gönüllü işçi arayan kuruluş, organizasyon ya da toplulukların tanıtım yazıları, iş çağrıları ve buralara gidip çalışmış gezginlerin yazdıkları değerlendirme raporları doluydu. Gönüllü çalışabileceğim noktalar Ekvator’un değişik bölgelerinde konumlanmışlardı. Kuzey Amerikalı Vanina adlı bir gezginin yazdığı değerlendirme raporuna kitlenip kaldım:

Vanina’nın öğütleri
“Hava şartları: Sıcak, nemli, yağmurlu.
Doğa tanımı: Tropikal yağmur ormanı,
Rota: Quito’dan Coca’ya 10 saat otobüs yolculuğu, Coca’dan Anangu’ya 4 saat motorlu kano yolculuğu,
 Yolculukla ilgili yorumlar: Yeterli paranız varsa Coca’ya uçakla gitmenizi öneririm. Otobüs yolculuğu çok uzun, yollar çok bozuk ve tehlikeli ama kesinlikle macera dolu.
Otel, restoran, alışveriş bilgileri: Coca’dan çıktığınız andan itibaren etrafta ne otel ne restoran ne de bir dükkan bulabilirsiniz. O yüzden Coca’dan ayrılmadan önce yanınıza birkaç şişe su alsanız akıllı davranmış olursunuz.
 Temel ihtiyaçlar: Sivrisinek cibinliği, sinek kovucu sprey, su saflaştırıcı tablet, tifo - sarı humma aşısı olmuş olmak, tuvalet kağıdı, ishale karşı haplar.
 Gerekli eşyalar: Uyku tulumu, mat, konserve yiyecekler, el feneri, kitap ve İspanyolca bilgisi"
 Şimdi yapmam gereken buraya gönüllü öğretmen gönderme trafiğini ayarlayan Chris Canaday’ı arayıp görüşmekti.
 Chris 8 yıldır Ekvator’da yaşayan ve artık kendini Ekvatorlu diye tanımlayan bir Kuzey Amerikalı. Anangu halkıyla, Amazon ormanlarının kuşları üzerine yaptığı bir araştırma sırasında tanışmış ve fahri Anangulu olmuş. Onların ekoturizm başlatma projelerine destek olmak amacıyla bu gönüllü öğretmen organizasyonunu kendisi üstlenmiş. Birlikte bir akşam yemeği yiyip benim gidiş hazırlıklarım ve yolculuğum hakkında konuştuk. Ayrıca Chris bana kabileyle ilgili epey bilgi verdi. Yaşam şartlarının çok zor olduğunu hatırlatmayı da ihmal etmedi tabii.

Önce Coca sonra Anangu
Niyetim Quito’dan bir an önce ayrılmak olduğu için hemen hazırlanmaya başlıyorum. 9 Aralık 1998 sabahı Coca’ya yapacağım uzun yolculuğumu sabırsızlıkla beklerken, yakınlarıma, yağmur ormanlarının ortasında bir süreliğine Amazonlara gideceğimi ve benden haber alamazlarsa merak etmemelerini söyleyen mesajlar çekiyorum.

Gara otobüsün kalkış saatinden erken vardığım için, bir ara ilk ve tek yolcu olacağımı düşündüm ama hayır, biletini önceden alan tek yolcu olduğumu anladım. Ekvator’da da insanlar Peru’da olduğu gibi her işlerini son anda yapma alışkanlığı içindeler.  Otobüs biletlerini, çoğunlukla yola çıkmaya hazır olarak geldikleri garda ya da bindikleri otobüste alıyorlar. Şehirlerarası otobüsler de, bir çeşit dolmuş usulü çalışıyor.

Yol uzadıkça uzuyor
Otobüsteki tek gringa benim. “Gringa", gringo kelimesinin dişili. Eril kelimelerin sonu İspanyolcada - o, dişil kelimelerin sonu da - a ile biter. Güney Amerikalılar, artık sadece Amerikalılara değil tüm beyazlara gringo / gringa diyorlar. Ben otobüsün en ön koltuğunda şoförün arkasındayım. Yol uzadıkça ben de walkman’imde dinlediğim Peru bachata ve sayalarını artık sıkıntıdan bağıra bağıra söylemeye başlıyorum. Şoför duymuş olmalı ki bana sesleniyor; herhalde detone sesimle herkesi rahatsız ettim diye düşünürken kaseti çıkarıp ona vermemi istiyor. “Hayır vermem” diyorum, ne sandıysam herhalde imha edecek falan diye vermek istemiyorum.

Meğer otobüsün kasetçalarına koyacakmış. Bir dakika sonra bütün otobüs benim şarkıları söylüyoruz, ben de istediğim kadar bağırabiliyorum. “Bu şarkıların hepsini nasıl biliyorsun ezbere, hem de bunların hepsi İspanyolca” diyor. Oysa bilmiyor ki uzun zamanlı gezginlerin ancak iki –üç kasetleri olur ve içindeki bütün şarkıları ezbere bilirler. Şoför ve muavininin özel konuğu haline geliyorum, Coca’ya yaklaştıkça yolcular iniyor, yol gittikçe daha da çamurlanıyor ve bir yerlerde çamura saplanıyoruz. Bir bu eksikti, Coca’ya gece karanlıkta varmak istemiyorum. İlk kez gideceğim yere hep gündüz gözüyle varmak isterim; en önemli gezgin prensibi.

Ancak Londra’dan Buenos Aires’e uçtuğumda da oraya gece varmıştım. Güney Amerika’ya böyle zifiri karanlıkta varmak ve gecenin içine dalmak ciddi bir cesaret gerektirir. Şoför artık beni evlat edinmeye kararlı, hiç üzülmememi ve kendisinin bana göz kulak olacağını söylüyor. Adam meğer ciddiymiş, ertesi sabah kaldığım otelin kapısı önünde koskoca şehirlerarası otobüsün korna çaldığını duyunca neye uğradığımı şaşırdım. Beni sabah kahvaltısına götürmeye gelmiş. Otobüsün önüne muavin koltuğuna kuruluyorum ve Coca sokaklarında koca otobüsle ilerlemeye başlıyoruz. Ekvator ve Peru’nun pek lezzetli bir milli yemeği olan Ceviche yemeğe götürüyor beni sabah sabah. Peru’da çiğ balıklısını yemiştim fakat Ekvator usülü daha hoşuma gitti; haşlanmış karides bağırtacak denli acı biber, bol limon suyu!

Resmi adı Puerto Francisco de Orellana olan Coca, Coca ve Napo nehirlerinin kesiştiği yerde kurulmuş sıcak, tozlu, gürültülü bir şehir. Nüfusu 15.000 civarında. Görülecek ve oraya gitmeye değer hiçbir şey yok. Buraya ancak Amazon’da başka bir yere geçmek için gidilir.

Ertesi gün kanoyla Anangu’ya doğru yola çıkıyorum.

Napo, tipik bir Amazon nehri, çok geniş ve kahverengi. Başka yerleşim bölgelerinin olduğu kıyılardan geçiyoruz. Küçük kanoları üzerinde kürek çekip oynayan yerli çocuklar görüyorum. Napo, Peru’yu da geçerek Brezilya’da Amazon nehrine dökülüyor; Ekvator’un Amazonlar bölgesindeki önemli nehirlerden biri.

Daha kıyıya ayak basmadan kanonun sesini duymuş olan çocukların meraklı yüzleriyle karşılaşıyorum. Ardından, ileride 1 metre yüksekliğinde kazıklar üzerine oturtulmuş tahta bir kulübe görüyorum. Burada yaşayan aileyle tanışıyorum. Sixto ailesinin 5 çocuğu var. Kendisi de ailesinin altıncı çocuğu olmalı, zira Sixto İspanyolcada altıncı demek. Sonradan en küçük olanı hariç hepsinin, benim öğrencilerim olacağını öğreniyorum.
Tanışmadan sonra, baba Sixto, Quechua diliyle çocuklarına bir şeyler söylüyor. Çocuklar oraya buraya koşuşturup, birini çağırıyorlar. Az sonra bluğ çağında bir genç kız çıkıp geliyor. Bana Mariana’nın evine gideceğim söyleniyor. Çocuklar çantalarımı ve getirdiğim malzemeleri kapışıp yola çıkıyorlar bile. Bana da her yerin yemyeşil olduğu sık ormanın nehre paralel giden patikasında onları izlemek düşüyor. Yol yine uzadıkça uzuyor.

Mariana biraz utangaç, ama Sixto’nun en büyük oğlu Herman’la yolda sohbet ediyoruz. Sonunda, Napo Nehri boyunca kurulmuş köyün alt kısmını boylu boyunca yürüyüp köy meydanına varıyoruz.

İşte ev
Meydanın bir tarafında Marianaların evi, tam karşısında da okul var. Okula yakın olayım diye, beni buraya yerleştiriyorlar. Marianaların evi de 1 metre yüksekliğinde, kazıklar üzerine kurulu iki kulübenin, tren vagonları gibi yan yana inşa edilmiş olduğu uzunca bir ev. Birinci kulübeye tahta merdivenle tırmanıyoruz; ondan ötekine, uzatılmış kalas üzerinden geçiyoruz. Tam bir akrobasi; denge duruşları yardımıma koşuyor.
 Anlaşılan bana verilecek yer burada. Mariana, ikinci kulübenin birinci odasının kapısını açıp tavana asılı cibinliği odadaki tozu dumana katarak koparıp alıyor. Oda penceresiz ve ancak bir cezaevi hücresi büyüklüğünde. Mariana, cibinliği ve yerdeki döşek benzeri örtüleri de alınca oda bomboş kupkuru  kalıyor. Anlıyorum ki burası möblesiz kiralık, yaratıcılığımı kullanmam gerek. Odanın tam ortasına uyku tulumumu yere serip kendime döşek yapıyorum ve cibinliğimi de tam üzerine asıyorum. Her yerde bir sürü çivi çakılı neyse ki hepsine birşeyler asıyorum; oda kısa zamanda giyiniyor.
Bu arada çocuklar odaya yerleşmemi meraklı gözlerle izliyor, gözlerini eşyalarımdan ayıramıyorlar. İnsanların bana uzaydan gelmişim gibi bakmalarına alışmışım çoktan Güney Amerikadaki 5. Ayım ancak bunlar biraz daha abartılı neredeyse ben de gerçekten uzaydan geldiğime inanacağım. Bir de koluma elleriyle değmeleri yok mu?
14 yaşındaki Mariana, evin en küçük kızı; daha sonra anne ve babasının köyün en yaşlıları olduklarını öğreniyorum. Evde bizden başka kimse yok. Ben Coca’dan aldığım makarnaların iki paketini çıkarıyorum. Mariana, mutfağın neredeyse yarısını kaplayan ocağı yakmak için odunları yerleştiriyor. Ateşi tutuşturmak için getirdiği üç ince daldan birini yakıp, diğer ikisiyle kafa kafaya koyuyor. Ateş güçlenince, makarna suyunu kaynatıyoruz. Daha küçük bir tencere içinde bir kutu ton balığı ve salçayla sos yapıyorum.
Elektrik yok!
 Mutfakta hiç yiyecek yok, ayrıca temiz de değil. Mariana, makarnayı kaynattığımız suyu bir yerden getiriyor ama, nereden anlayamıyorum. İçindeki tüm bakterileri öldürecek denli kaynattığımız için, kafama pek takmıyorum. Sonra burada iki türlü su olduğunu öğreniyorum; biri meşhur Napo’nun hayli mikroplu suyu; diğeri de ancak yağmur yağarsa toplanan yağmur suyu. Bu yağmur suyu işine çok seviniyorum. Zira yanımdaki 5 litrelik şişe suyum bu sıcakta bana uzun süre dayanmayacak.

 Bir süre çoluk çocuk yemek yiyoruz. Bu arada hava yavaş yavaş kararmaya başlıyor. Elektrik diye bir konfor olmadığı için, Mariana gaz lambası gibi bir şey yakıyor.

Evin diğer ucunda, üzeri evle aynı bambu çatıyla örtülü, balkon gibi açık bölümde çocuklarla otururken evin büyükleri geliyor. Herkes gelip beni selamlayıp tokalaşıyor. Bu arada, benim kim olduğumu sorup öğreniyorlar. Tokalaşmaları neredeyse avuç içlerini birbirine değdirmekten ibaret. Kendi aralarında Quechua dilinde konuşmalar geçiyor. Benimle konuşmuyorlar. Mariana’nın iki ağabeyi ve büyük ağabeyinin eşi adımı soruyorlar, o kadar. Ailenin küçük oğlu Arsenio’nun eşi ve bir yaşındaki kızları birinci kulübede yaşıyorlar. Büyük oğlu Hubo’nun evi bir aşağıdaki evmiş.

Yuka ye yuka iç
Gündüzleri hepsi, ailenin yuka tarlalarında çalışıyor. Yuka (yuca), köklerinden tapyoka denilen nişastaya benzer bir yiyecek yapılan manyok bitkisi. Köklerin dışı, koyu kahverengi, içi sarı beyaz bir renkte. Şekil olarak havuç gibi, aşağı doğru sivrilen kara turplara benziyor.
 Manyok tarlaları Quechualar için çok önemli ve köydeki ekili alanın üçte ikisi, tatlı patatese benzeyen ve tropik ülkelerin sofralarından eksik olmayan bu sebzeye ayrılmış.
Yuka haşlanarak ve kızartılarak yendiği gibi, içecek de yapılıyor. Çiça (chicha) adı verilen bu içeceğin yapılışının kadınların da katıldığı bir ritüeli var. Yıkanıp haşlanan yuka kökleri, büyük, kayığa benzeyen teknelerde tokmakla iyice dövülüp eziliyor, arasına isteğe bağlı olarak, haşlanmış birkaç tatlı patates ya da madura (olmuş) dedikleri, pişirilerek yenen bir tür sarı muz konuyor. Bu, fermantasyonun derecesini arttırıyor. Sonra bu bulamaç plastik kovalara doldurulup bekletiliyor. Çiça ne kadar uzun beklerse alkol oranı o kadar yüksek bir içecek haline geliyor.
Çiçasız yaşam bir hiç
Bu içeceği, biberonlar içinde bebeklerine bile içiriyorlar. Yuka mahsulünün yüzde 90’ı çiça olarak tüketiliyor. Çiça içmek isteyen, mutfağın bir köşesinde duran kovadan işaret ve orta parmağıyla biraz bulamaç alıyor, bunu su koyduğu bir tas içinde iyice karıştırıyor; kıvamı ne çok koyu ne de çok sulu olacak.
Çocukların gösterdiği cana yakınlığı yetişkinler hemen göstermiyor. Üzerlerindeki giysiler ne bulunmuşsa giyilmiş gibi. Hepsinin ayakları çıplak. Giyinmeye alışmışlar ama ayakkabıya alışmak onlar için zor.
Çok yorgun olduğum için erken yatıyorum. Tahta zemin üzerindeki ince uyku tulumumdan oluşan yatağım pek rahat olmasa da, kısa sürede uykuya dalıyorum.
Kabileye Resmen kabul ediliş
Sabahları yaşam çok erken başlıyor. Bugün cumartesi ve herkes evde olmasına rağmen erken kalkılıyor. Anangu halkı, ormanda yalıtılmış bir biçimde yaşadığı için günlük pratiği düzenleyen bir yönetim ve karar verme yöntemleri var. Köyün bütün halkını ilgilendiren bir durum söz konusuysa, tüm aile büyükleri bir toplantıya çağrılıyor ve karar verilmesine katkıları bekleniyor.

Pazar günü okulda benim de katıldığım bir toplantı yapıldı. Geleneğe göre ben, onların köyünde gönüllü öğretmenlik yapmayı istediğimi bildiren sembolik bir konuşma yapacak ve cemaatten buna izin vermelerini rica edecektim. Toplantının sözcüsü tercümanlık görevini üstlendi. Oysa Anangu halkının hepsi değişik derecelerde de olsa İspanyolca konuşabiliyor. Quechua köylerindeki okullarda öğretim, hem Quechua hem İspanyolca yapılıyor. Fakat doğal olarak kendi aralarında sürekli Quechua konuşmayı tercih ediyorlar. İki hafta boyunca bana da Quechua öğretmek için çok uğraştılar.

Toplantıda istenen sembolik izin verildikten sonra, ders saatlerim de belirlendi. Artık köye resmen kabul edilmiştim. Bir önceki gün gelip bana merhaba diyemeyenler, bugün Mamalactaların evinin merdivenlerini aşındırdı. Bazıları çeşitli tropikal meyve, bazıları yumurta getirdi. Onlar için en önemlisi de beni yakından görmekti. Bazıları ne kadar beyaz olduğumu söylemeden edemedi.

Bu arada Pompeye denilen yerdeki pazara, bana yiyecek almaya gitmek için bir sonraki cumartesiyi beklememiz gerektiği ortaya çıkıyor. O yüzden de bir hafta yiyecek sıkıntısı çekeceğimi anlıyorum.

Odamın asıl sahipleri
Odamda kaldığım ikinci gece, kocaman hamam böcekleri bana merhaba dedi; gece hiç uyutmadılar. Öyle birkaç tane değil: Odanın duvarları, tavanı, her yer, dolaşırken çatır çutur sesler çıkaran onlarca iri hamamböceğiyle kaplanmıştı. İlk gece ortalıkta görünmemişlerdi oysa, herhalde onlar da benim yabancı olduğumu anlayıp meraktan başıma toplanmışlardı.
Ben mumu söndürdükten sonra ortaya çıkmışlar; seslerini duymasaydım, varlıklarından haberdar olmayacaktım. Fenerimi yakıp hamamböceklerini görünce bunun bir kabus olmasını istedim ama gerçekti.

 Sonra çok ilginç bir şey oldu: Onlardan rahatsız olmadan uyumak için her gece cibinliğimin altına saklandım, walkmanimi kulağıma taktım, güzel hayaller kurmaya giriştim. Bu çözüm onları olumsuz etkiledi ve böcekler odamı birkaç gün içinde terketti. Böylece savaşı ben kazanmıştım. Ama bunu Anangu halkıyla aramdaki ilişki için söylemem mümkün değildi.

Gündüzleri oturmak ve uzanmak için kullanmak üzere yanımda getirdiğim hamağımı Marina ve Arsenio’nun yardımıyla odamın önündeki verandaya kurduk. Bu hamak işi, iki gündür benimle hiç konuşmayan anne ve baba Mamalacta’nın yavaş yavaş bana yaklaşmaya başlamasını sağladı. Çoluk çocuk bütün aile hamağımın başına toplanıp yakından incelemeye aldı. Sonunda aramızda bir iletişim vesilesi ortaya çıktı diye düşündüm. Yaşasın hamak!

Devamı

SİTEDE ARA

Go to top