Amazonlardaki İnkalar - İlk Bölüm


İlk yağmur ilk banyo

Bu arada dün geceden beri tüm şiddetiyle yağan yağmur iyice hafifledi.Sabah -tan beri nehre gitmek için yağmurun dinmesini bekliyordum; hemen şampuan, havlu vesaireyi kapıp yıkanmaya gittim.

Napo, burada hayatın can damarı: Hem ulaşımı sağlıyor, hem her çeşit işte kullanı- lan su kaynağı, hem de zaman zaman çok büyük balıkların yakalandığı bir av ortamı. Ayrıca, insanlar arasında en önemli konuşma konusu. Sık sık, “bugün Napo yüksek" ya da “Napo iyice çekilmiş, Napo’da su kalmamış" gibi yorumlar duymak mümkün. Aynı bizim bugün hava şöyle ya da böyle diye havadan konuşmamız gibi. Napo’daki ilk banyomu başarıyla tamamlayıp eve dönüyorum, ancak bu deneyim hayli ilginç zira Napo hamamdan beter herkes oraya gidiyor yıkanmaya. Özellikle de Mariana şampuanımdan kullanmak için her banyoya gidişimde peşime takılıyor.

Okuldaki ilk gün

 Aslında okul sabah 8.30’da açılıyor ama ben derse 10.00’da girip 11.00’de teneffüse çıkıyorum. İlk dersimi birinci, ikinci ve üçüncü sınıfların bir arada okutulduğu derslikte yapıyorum. Karşımda 5 - 10 yaş arası 26 öğrenciyi görünce, aklıma bizim doğu illerindeki köy ilkokulları geliyor. Sınıflar birbirlerinden sıralarla ayrılmış; özellikle bu 5 - 6 yaş grubuyla şarkı söyleyip sayı saymanın dışında pek bir şey yapamayaca- ğım da çıkıyor ortaya.
Dışarıda köy ahalisinden bir çift, ateş yakıp yemek pişirmiş; okul öğretmeniyle bana, haşlanmış yuka ve balık veriyor. Belki bu da komünal bir sorumluluk diye düşünüyo-rum. Her gün biri bu işten sorumlu olabilir. Nitekim de öyle oluyor.

 

Tabular ve yasaklar 

 Quechualar, bir gelenek olarak, aynı köyden biriyle evlenmiyorlar. Bu da, akraba evliliklerinden ortaya çıkabilecek sakat çocuk doğum vakalarını engelliyor. Bunu öğrendiğimde, gıpta ederek uygarlaşma kavramı ve toplulukları neye göre uygar olarak tanımladığımız konusunda uzunca bir süre düşünmeden edemedim.

Anangulular, toplum içinde birbirlerine sevgi gösterisinde bulunmaktan kaçınıyor. Utanıyor ya da ayıp karşılıyorlar sanırım. Bu, İspanyollarla gelen Katoliklikle de ilintili olabilir diye düşünürken, burada daha da yobaz olan Evangelistliğin yaygınlaşmış olduğunu farkettim. Evangelist misyoner bir rahip gelip, bu köyün bir kısmının mezhebini değiştirmesini sağlamış. Bu yüzden, yarısı Katolik yarısı Evangelist aileler görmek mümkün.
Evangelistlerin içki içmesi, şarkı söyleyip dans etmesi yasak. Ama Katolikler çok daha modern ve serbestler. Erkekler saf alkole benzeyen iğrenç bir kanyağı, kadınlar da iyi mayalanmış çiçayı içip sarhoş olabiliyorlar.
Bizim evde tek Evangelist, Mariana; hem gençliğinden hem henüz yeni mezhep değiştirdiğinden, çok heyecanlı. Ona bu işin en önemli gelen tarafı da ailesinin diğer fertlerinden ayrı, kendi başına yaptığı tek şey olması. Çünkü komünal bir toplum olduğundan, Anangu’da herkes her şeyi beraber yapıyor.

Artık Yalnız kalmak istiyorum!!

Bugün okul dönüşü, şöyle hamağıma uzanıp biraz okuyayım diyorum ama nafile. Köyün neredeyse bütün erkekleri bizim evin önündeki voleybol sahasındalar. Kimi oynuyor, kimi seyrediyor. Verandadan sarkan kadınlar da var.
Defterimi alıp, köyün aşağısına yürüyeyim diyorum. Benim gitmek üzere olduğumu gören Mariana, nereye gittiğimi soruyor. Nehre, banyo yapmaya değil diyorum. Tatmin olmuyor, peşimden gelmeye yelteniyor. Bir haftadır sürekli izlenmekten ve neredeyse her şeyi beraber yapmaktan çok sıkılmış olacağım ki, çok kesin ve net bir şekilde “Hayır, yalnız kalmak istiyorum!" deyiveriyorum.

Pompeye’ye pazara

Dün gece Mariana bana gelip, yiyecek bir şey yok dedi. Zaten iki gündür yanımda getirdiğim yer fıstığı ve muzla besleniyordum. Bu gidişle maymuna döneceğim.  Bu işe canım sıkılıyor biraz. Nasıl yani aç mı kalacağım??

Bunun üzerine ben de cumartesi günü pazara gidip benim için yapılması kararlaştırı- lan alışverişe yardımcı olmaya karar veriyorum. Ayrıca bir başka köyü daha görmek ve Anangu’dan dışarı çıkmanın kesinlikle iyi olacağını düşünüyorum.

 Alışverişi yapma görevi kabilenin yöneticilerinden Lidya’ya verilmiş. Sabah, daha hava aydınlanmadan yola çıkıyoruz. Nehir boyunca zaman zaman durarak, pazara gidecek çuval çuval malı kanoya yükleyerek ilerliyoruz. Çuvalların içinde çoğunlukla darı ve daha az miktarda da ham kahve var. Birkaç kangal muz ve balık da görmek mümkün. Benim bulunduğum kanoda Mariana, annesi, Sixto ve kanonun sürücüsüyle yardımcısı var. Yolculuğumuz dört saat sürüyor. Daha kıyıya varmadan çuvallarla dolu kanomuzu gören mal alıcılar kıyıda bekleşip bize bağırmaya başlıyorlar.
      

Kıskançlık yok

Kanomuz yanaşıyor, bu sefer de kanodan inmemize fırsat vermiyorlar. Herkes bir pazarlıktır, bağrışma çağrışmadır tutturmuş gidiyor. Her şey bana göre çok yeni. Bir süre ne yapacağımı bilemeden öylece kalıyorum. Sonra toparlanıp kanodan çıplak ayak atlayarak nehir yatağının çamurlu sularına batıyorum.

O arada kıyıdaki halk, Ananguların kanosundan inen gringanın farkına varıyor. Hepsi birden beni süzmeye başlıyor. Bu bakışlara artık alışmış bir gringa olarak, hiç kafama takmadan ilerliyorum. Lidya, balığını ve darısını satma işini bitirdikten sonra pazar yerine ilerleyip alışveriş yapıyoruz.
Burası mahşer yeri gibi kalabalık; değişik kabilelerden pek çok insan pazara ya malını satmaya ya da alışveriş yapmaya gelmiş. Bu arada ortalıkta dolaşan bir Huarani yerlisi görüyorum. Vahşi olarak tanınan Huarani kabilesi mensubu bana batılı giysileri içinde hiç de vahşi görünmüyor. Artık bütün kabileler, beyaz adamın medeniyet şablonu karşısında pek fazla direnemiyorlar anlaşılan.

Fiesta’ya davet

 İkinci haftamın ilk günü, muhtemelen Napo’nun bakterilerine alışık olmadığım için hastalandım. Günümü hamağımda dinlenip Isabel Allende’nin en sevdiğim romanlarından Eva Luna’yı okumakla geçirdim. Mariana okula, ev halkı da tarlaya gittiği için, evde yalnızım; bunun keyfini sonuna kadar çıkarıyorum. Hava öyle sıcak ki  sığındığım serin köşemden çıkmaya hiç mi hiç niyetim yok.
 Akşam, okula yeni gelen ve geçici olarak bizim evde kalan genç öğretmen Pablo’dan öğrendim ki, toplantıda karar alınmış, ertesi gün sabah çok erken Limoncocha’ya gidilmek üzere yola çıkılacak; parti varmış.
Limoncocha’ya gitmek için önce kanoyla Pompeye’ye vardık, oradan da Güney Amerika ülkelerine özgü, önü kapalı arkası açık bir otobüs olan ranchero’ya bindik. Limoncocha’ya vardığımızda saat sabahın 10’uydu; partinin bu kadar erken nasıl başlayacağına bir türlü aklım ermiyordu. Ayrıca tüm Anangulular olarak aynı rancheroya sığmadığımız için iki gruba ayrılmıştık ve diğer grup henüz ortada yoktu.
 Köy yol kenarında kurulmuştu. Kocaman bir meydandan sonra okul binasını görebildim. Fakat köye girmektense, yol kenarındaki otobüs durağına benzer çardağın altında beklemeye başladık. Fidel’e “Erken mi geldik?” diye sordum. “Hayır”dedi, davet edilmeyi bekliyoruz.
 Köyden birileri bizi farkedip yanımıza gelinceye kadar orada bekledik. Bunun uyulması gereken bir gelenek olduğu belliydi. O yüzden ben tamamıyla gözlemci durumuna geçip, olanları sadece izlemekle yetindim.

İçki, tören, futbol, voleybol

Köye doğru yürüdük. Okulun taş binasına buyur edildik. Önce mutfağın önünden geçtik; karşılıklı iki uzun duvarının önüne tahta bankların yan yana tek sıra olarak dizildiği salona girdik. Ben herkese İngilizce öğretmeni olarak tanıştırılıyordum ve Anangu’nun övünç kaynağıydım. Çünkü Limoncocha köyünün İngilizce öğretmeni yoktu. Ayrıca gringaydım.
 Mutfakta hummalı yemek hazırlıkları vardı. Anangulu kadınlar katkı olması amacıyla getirdikleri çiçayı, Limoncochalı kadınlara verdiler. Salonda bize gösterilen banklara oturur oturmaz, çiça servisi başladı. Böyle bir davette çiçayı geri çevirmek gözden kaçmayacağı ve saygısızlık olarak nitelendirileceği için hiç itiraz etmeden, bana sunulan çiça servisinin doğasından gelen komünal paylaşımı bu ortamda daha iyi gözlemleyebildim.
Herkese ayrı bir tas verilemediği için, elinde çiça dolu bakraç ile dolaşıp servis yapan kadın ya da genç kız, sırayla herkesin önünde durup, diğer elinde tuttuğu tası çiçaya daldırıp çıkarıyor ve misafire uzatıyordu. Tası alan herkes içinden iki üç yudum alıp geri uzatıncaya kadar bekliyor, tası yeniden, bir sonrakine vermek üzere bakraca daldırıp çıkarıyordu. Chicha içme faslına bir süre ara verildi; köyün başkanı, sunacakları programı bizlere bildirmek üzere mikrofonun arkasına geçti.

Ne kadar beyazsın

 Yaklaşık iki saat kadar, bizim cumhuriyet bayramlarımızda düzenlenen törenlere benzer bir gösteri izledik. Okul çocukları şiirler okudular, şarkılar söylediler, bilmeceler sordular.
 Sonra iki köyün erkekleri arasında bir futbol maçı yapılacağı anons edildi. Hepimiz dışarı çıktık. Futbol maçı yapılırken bazı erkekler de bahisli voleybol oynadılar.

İçerde yanıma pek yanaşamayan çocuklar ve genç kızlar, dışarda etrafımı sardı. Hem çekingen hem de dayanılmaz merak dolu bakışlarıyla beni süzmeye başladılar. Arkamdan birinin saçıma dokunduğunu hissettim. Anangu’ya gittiğim ilk günlerde yaşadığımın benzerini burada da yaşıyordum. Birisi koluma dokunup, “ne kadar beyazsın" dedi. Tabii ona doğuştan sarışın ve açık tenli biri olarak, ben kendi ülkemde de gringayım diyemezdim. Gülümsemekle yetindim.

Maymun yemeyi reddettim

Yemek zamanı gelince tekrar içeriye alındık. Tahta bankların önüne, yere, uzun bir masayı andıran muz yaprakları serilmiş ve üzerine ekmek niyetine yenilecek haşlanmış yukalar konulmuştu. Sonra herkese teker teker patatesli tavuklu sulu bir yemek servisi yapıldı. Çatal kaşık yoktu, o yüzden biz de herkesin yaptığı gibi elle yemek durumundaydık. Herkes acaba bu sınavı geçebilecek miyim diye beni izliyordu. Ben hiç bozulmadan elimi kullanarak yemeye başladım, bir süre sonra bu işi becerebildiğime kanaat getiren Anangu halkı, beni izlemeyi bıraktı. Ama ikinci yemeği büyük bir tepkiyle reddettim. Onlar için en lezzetli yemeklerden biri olan maymun eti, benim için nedense bir canilik ürünü oldu. Ben onun yerine makarnayla yetindim.
Yemek faslı bittiğinde, artık akşam üzeri olmuştu. Herkes nehre gidip ellerini yıkadı. Döndüğümüzde salonda müzik yayınının başladığını duydum. Bu arada çiçanın yanında başka içkiler de içilmeye başlandı. Herkes biraz çakır keyif olunca dans edilmeye başlandı.
Sırayla gelip beni dansa kaldırıyorlardı ve aynı latin geleneğinde olduğu gibi, bir parça boyunca dans ediyorduk sonra oturuyordum. Bu böyle beş, on, yirmi kez yinelendi. Reddedersem saygısızlık yapacağımı düşünüp, her teklifi kabul ediyordum. Ama artık fena halde yorulmaya başlamıştım. Çözümü dışarı çıkmakta buldum. Yatma zamanı gelinceye kadar, ara ara böyle dışarı çıkarak, kavalyelerin elinden kurtuldum. O kadar kişiyi nasıl yatıracakları konusunda fazla telaşa düşmemişlerdi Limoncochalılar. Okulun dersliklerinden birkaç tanesini yatakhaneye çevirmişler, herkes yanyana sıra sıra dizilerek uyudu.
Ertesi sabah yine gün ağarmadan yola koyulduk ve öğlen gibi Anangu’ya vardık. Kanoyla giderken, güneşlenmek için kıyıdaki bir ağacın dalına çöreklenmiş bir anakonda yılanı gördük. Arsenio, onun fotoğrafını yakından çekebilmem için, kanoyu iyice yaklaştırdı. Hatta, bir de Arsenio’nun anakondayla fotoğrafını çektim. Benim de vahşi doğada gördüğüm ilk anakonda idi. 

Gölün kenarında turizme açmayı planladıkları, yapımları henüz tamamlanmamış bungalowları görebiliyordum. Bu, Anangu köyü için önemli bir gelir kaynağı oluşturacak çok önemli bir proje. Özellikle Ekvador’da yerlilerde böyle bir bilincin oluşmuş olması çok sevindirici. Aksi taktirde, turizm işi çok uluslu şirketlerin elinde olduğu sürece, turizm gelirinin ancak çok az bir kısmı yerlilere gidiyor. 

Bu fırsatı kullanarak, sizlere, yapmayı planladığınız böyle geziler varsa eko-turizm başlığı altındaki firmaları seçmenizi hatırlatmak isterim. Böylece paranız, ziyaret ettiğiniz ülkeyle ilgisi olmayan çok uluslu şirketlere değil, gitmesi gereken yere, oranın halkına gidecek ve ülkenin kalkınmasına katkıda bulunacaktır.

Geri Geleceğim, söz!

Son akşam benim için bir veda yemeği düzenlediler. Yemek öncesi, ben çiça servisi yapmayı öğrendim. Yemekten sonra yine içki ve müzik faslı başladı.
Hoşuma giden bir şey, herkesin eşiyle rahat rahat dans edebilmesi oldu. Ne erkeklerin ne de kadınların saçma kıskançlıklarına rastlamadım. Bu konuda birçok modern toplumdan daha uygar olduklarını düşünmeden edemedim tabii.
Bu arada, daha sonra bastırtıp onlara göndermek üzere bol bol fotoğraf çektim. Çoğunun bir tane bile fotoğrafı yoktu ve fotoğraf çektirmeyi, Bolivya yerlilerinin aksine çok seviyorlardı.
Gecenin sonunda herkes sarhoş olmuştu, ben de yine herkesle defalarca dans etmekten bitap düşmüştüm. Ertesi sabah erkenden Coca’ya yola çıkacağım için herkesle vedalaşmaya başladım. İçkinin etkisiyle duygusallaşan yanlarında kaldığım aile bireyleri bana tekrar tekrar teşekkür ediyor, beni bir türlü bırakmak istemiyorlardı. Oraya ilk vardığımda beni görmezden gelen insanlar gitmiş bambaşkaları gelmişti. Sonunda onları görmeye tekrar geleceğime söz verdim. Bu sözümü henüz gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğimi bilemiyorum, ama bir gün oralara yeniden dönmeyi çok arzu ediyorum.

Anangu’ya veda

Anangu’ya veda edişim yine sabahın ilk saatlerinde oldu. Beni Coca’ya geri götürme görevi Giovanni’ye düştü. Bütün aile ayaktaydı: Marta ve beş çocuğu kıyıya gelip ben gözden kayboluncaya kadar el salladılar. Bu vedalaşma, bana dün gecekilerden daha çok koydu; içimde bir burukluk hissettim. Bu insanları belki de bir daha hiç görmeyecektim ama onlarla iki hafta, onlardan biri gibi yaşamış, özel günlerini, geleneklerini, kutlamalarını paylaşmıştım. Şimdiyse her şeye bir çırpıda veda ediyordum.
 Anangu, hızla geride kaldı. Bir an, bütün bunlar acaba kanoda uykuya daldığımda gördüğüm bir rüya mıydı, diye bir düşüncenin ürpertisiyle çantama sıkıca sarıldım.

Seda Shambhavi Kervanoğlu

Napo kıyıları, Ekvator

 

1998-1999 yıllarında yaptığım dünya gezimin en can alıcı kısmını oluşturan Güney Amerika, Ekvator Amazonlarında Quechua yerlileriyle geçirdiğim haftalardan esinlenerek yazdığım anılar

SİTEDE ARA

Go to top