Gözlerini aralıyorsun, perdelerin arasından sızan sarı gün ışığı kirpiklerinin arasına düşüyor, odanın renkleri, biçimler, algına giriyor. Dışarıdan birkaç araç sesi kuş cıvıltılarına karışırken, mutfaktan gelen taze kahvenin kokusunu derince çekiyorsun içine. Ağzını çalkaladığın karışımın belli belirsiz çay ağacı kokusu, dilinde bu öz yağın lezzetine dönüşüyor.

Sabah serinliği tenini ürpertirken, serin fayanstaki ayakların soğumaya başlayınca ayaklarını banyo paspasına koyuyorsun, havları ayak tabanlarını uyandırıyor, hırkanın önünü kapatırken, yüzüne sürdüğün yağı yayıyor ve alnından çenene tüm yüz dokunu ısınırken ve uyanırken hissediyorsun. Bunlar en çok ayırdında olduğun, daha ilkokuldayken öğrendiğin beş duyuyla algın; tanıdık ve yalın. Oysa daha az bilinen, konuşulan, ancak iç dünyanı, duygu halini ve ayakta duruşunu etkileyen daha derin duyular var.

Duyuları üç temel kategoriye ayırırsak, ilk kategori özel duyular, bunlar görme, işitme, koku alma ve tat alma duyuları. Ardından somatik duyu, yani basıncı, sıcaklığı, acıyı algılayan dokunma duyusu geliyor.  Üçüncü grup ise bedenin kendisinden kaynaklanan verilere yönelik olan interoseptif, yani uyarı alıcı duyular. Öğrendiğimden ve keşfetmeye başladığımdan beri artarak ilgimi uyandıran işte bu uyarı alıcı duyular.

Uyarı alıcı duyulardan ilki denge duyusu; bu beden hizasını bulmanı ve ayakta dik, sağlam durabilmeni sağlayan duyu. Ardından organik duyu geliyor; mesanenin dolduğunu, tuvalet ihtiyacını, susuzluğu veya açlığı fark etmeni, yani bedenin iç koşullarından haberdar olmanı sağlıyor. Ve son olarak da, beynin, bedenin farklı parçalarının birbirine ve ortama referansla nerede konumlandığını bilmesini sağlayan propriyosepsiyon yani içalgı duyusu geliyor. İçalgı sayesinde, beş duyunun dahil olması gerekmeksizin, bedenin bir parçasının diğer kısımlara göreceli olarak nerede ve ne biçimde durduğunu biliyorsun. Örneğin gözlerin kapalı, sırt üstü uzanıyorsun, ve kolunu yukarı uzatıp elinin parmaklarını yayıp, dirseğini hafifçe büküyorsun. Bu sırada, görmene gerek olmaksızın, zihninde kolunun, elinin, parmaklarının ne biçimde durduğunu belirleyebiliyorsun. Gözlerini açtığında, kolunu ve elini orada buluyorsun. İçalgı olmasaydı, bedenin uzayda ne biçimde durduğunu, hareket ederken farklı kısımların birbiriyle ilişkisini ve mesafesini bilemezdin; içalgı olası incinme, kaza ve sakatlanmaları önleyen bir farkındalık alanı açıyor.

Sinir sisteminin özelleşmiş bir parçası olan içalgı reseptörlerinin bedende yoğun olarak nerede yer aldığını biliyor musun? Bağ dokularda. Fasya, tendonlar, ligamanlar ve diğer bağlayıcı dokularda yer alan duyu reseptörleri kasların içindekine kıyasla neredeyse on kat daha fazla; dolayısıyla içalgı bağ dokuların farkındalığından geçiyor. Çoğu zaman kaslarında hissettiğini düşündüğün hareket ve biçim algısının büyük kısmı bağ dokudan geliyor. İçalgı güçlendikçe, yani kişi buna yönelik çalıştıkça, aslında bağ doku seviyesindeki farkındalığı artıyor, ve yoga, pilates, veya dans içindeyken ince seviyede duyusal geribildirimleri okuyabilir hale geliyor.

İşte bedenle çalışmaya yeni başlayan bir yoga öğrencisinin hissedebilmek için bağ ve kas seviyesinde acı sınırını baz alması, çoğu zaman hissedebilmek için acı duymayı beklemesi, hatta ancak acıdığında, ağrıdığında veya zorlayıcı geldiğinde hissedebilir olması, ne hissettiğini sorduğunda sana “iyi geldi, kötü geldi, acımadı, acıdı” gibi daha temel düzeyde yanıtlar verebilmesi bununla ilgili. Çünkü henüz içalgı reseptörleri ile uyum içinde değil, çünkü henüz bedenini dinlemeyi bilmiyor, ve acımadıkça neyi hissedeceğini bilmiyor.

Şaşırtıcı olan içalgı ve acı aynı anda var olamıyor.  Yani, ancak içalgın güçlendiğinde, ince ayar hissedebilmeye, iki poz arasındaki geçişte her bir eklemin, her bir parçanın ayrı ve birlikte hareketini algılayabilmeye başlıyorsun. Ve bu diyara girdikçe, artık acı duymak bir hissetme, veya var olma referansı olmaktan çıkıp, zaman zaman sınırına geldiğini sana hatırlatan doğal bir uyarıcı haline geliyor. Acıması gerekmediğini, zorlaman gerekmediğini, aşman gerekmediğini anlamaya başlıyorsun; bedeninle iletişim kurarak, her bir eklemin geri bildirimine açılarak, iç gözlem haline geçerek binlerce süptil algıya, duyguya, keşfe açılıyorsun.

Bunun ilk adımı, kişisel uygulamanda sadece iç gözlem ve dikkati artırmak değil. Bağ dokulara yönelik nemlendirici, uyandırıcı ve canlandırıcı yavaş ve yumuşak yaklaşıma bir şans vermek. Pilates, yoga veya fitness antrenmanını sürdürürken, düzenli olarak bağ dokularla da çalışmak, yavaş, organik, özgür ve formsuz harekete zaman açmak. Yin yogayla, somatik çalışmalarla, merkez ve psoas’a yönelik gevşeme ve dinlenme uygulamalarıyla gövdenin bağ dokularını nemlendirip açarken, eklemleri merkezlemeye yönelik tekniklere de zaman ayırmak. Büyüleyici olan, içalgı reseptörleri uyandıkça, beyin bedenin her bir parçasını konumlandırmakta gittikçe rahatlıyor ve güven duygusu artıyor, düşme ve kaza riski azalıyor. Uzayda nasıl yer aldığını bilen sinir sistemi artık tetikte değil, bunun doğrudan etkisi merkez daha rahat, psoas daha özgür ve diğer duyuları sürekli daha fazla güvenlik için meşgul etmen gerekmiyor.

Yoga eğitmenlerine ilk önerim hareketi, akışı, geçişleri tarif ederken, veya bir duruş içinde derinleşmeye davet ederken, ezberlenmiş kas zeminli ve tek tip yönlendirmeleri bırakmaya başlamak. Bağları, kemikleri, cildi, parmakların birbirine göre hareketini, ince spiralik geçişleri, geçişlerde oluşan her türlü duyusal değişimi izlemeye davet etmek. Açılma, kapanma, yumuşama, genişleme kadar, hafiflik, ağırlık, duyarlılık, kıpırtı, durağanlık gibi referanslar vermek; belki hareketi ince ayar hissetmeye yönelik kelimeler ve sorular seçmek. Kuş tüyü dokunuş, kabaran bir dalga, kabarcıklanan hisler, sünerek yayılma, bırakarak uzama, şefkatle yayılma, serin bir nefes gibi yaklaşımı dönüştürebilecek ifadeler keşfetmek. Duyusal kelime hazinesini genişletirken, bir yandan tüm uygulamada olamıyorsa da belli aralıklarla hızı düşürmek, iyice yavaşlamak ve hatta zaman zaman eforsuzca durmak. Ve her duruşun içalgıda uyanan bilgiyi işlemek için sinir sistemine verdiği o parantezin tadını çıkarmak.

Bedende ve yaşamda acı fazından, temas ve yakınlık alanına geçebilirsin; bunun için yavaşla, bedenine şefkatle yaklaş, bağ dokularına zaman ayır ve kendini ince ayar hissetmeye aç. Tüm uygulamanı değiştirmene gerek yok; ancak özenle tavrını, hızını ve algını dönüştürebilir, uygulamanın başına ve sonuna keşif alanları ekleyebilirsin.
Hissetmeye izin ver, alan yarat ve cüret et.
Çünkü hissetmeye açılmak, özünde hayata açılmak.

Kalbimle,

 

Go to top