Bavulumu hazırladım, perdeleri kapattım, gereksiz cihazları fişten çektim. İşte hazırım. Yıllardır istediğim şeyi yapmama sadece bir adım kaldı. Eşiği geçeceğim, dış kapıyı kilitleyeceğim ve yola çıkacağım. Hindistan'a gidiyorum. Kerala'da 1 aylık yoga eğitmenliği kursuna kayıt yaptırdım.

Uzun bir bankacılık kariyerinin ardından nihayet özgürüm ve hayatımı istediğim gibi yaşayabilirim. Yoga harika bir sistem bildiğim kadarı ile. Hem esnek kalıyorsun, hem sağlıklı yaşıyorsun, hem yaşlanmıyorsun. Daha ne olsun. 

Haftalar boyu interneti didik didik ettim. Kendime uzun bir yapılacaklar, alınacaklar, asla yapılmayacaklar listesi çıkardım. Vize alındı, gerekli herşey tamamlandı, aşılar yaptırıldı. Gidip alayım şu sertifikayı artık. Aşram hayatı, benim gibi meslek hayatını cephede para satarak geçirmiş birisi için ne kadar zor olabilir ki. Yüz kaplan gücünde bir Türk kızı olarak hazırım.

Trivandrum Havaalanı'ndan Neyyar Dam'a taksi ile giderken beni ilk vuran şey, yol boyu gördüğüm fakirlik, pislik ve kötü koku oldu. Ama buna hazırlıklıyım. İnternetten çok şey okudum. İnsanlarla temas etmezsem, sadece pişmiş gıda tüketirsem, kapalı su içersem ve sivrisineklerden korunursam bu bir ayı hasta olmadan ve ölmeden geçirip sağ salim evime dönebilirim. Zaten yeterince donanımlıyım. Bavulumun neredeyse tamamı ıslak mendil, çeşitli dezenfektanlar, türlü çeşit haplar, sinek kovucu, 4 adet 1 litrelik su, kuruyemiş, konserve ile dolu. 

Bir saatlik yolculuktan sonra aşrama ulaştım. Taksi şoförü bavulumu indirdi ve gitti. İçeri girmek için 100 kilodan hallice hafif bavulu 20 basamak çıkarmam gerekiyor. O da ne? Kıyafetinden güvenlik görevlisi olduğunu anladığım beyefendi bana şöyle bir baktı ve arkasını dönüp gitti. Ne yani, bavula bir el atmayacak mı? Oflaya poflaya bavulu çıkardım. İkinci şok. Kayıt için hayli kalabalık resepsiyonda işlemleri bitirmem lazım ve kapıda ayakkabımı çıkarmam gerekiyor. İşte bu hiç hijyenik değil. Benden önce kimbilir kaç kişi oralara bastı. Ya mantar bulaşırsa...

Neyse, sonunda işlemleri tamamladım ve artık odama gidebilirim. Neyse ki bu sefer tişörtünde staff yazan birisi bavulu aldı ve bana odaya kadar eşlik etti. Oda arkadaşım 19 yaşında bir Kanadalı. Kalacağım yer yeni bir hayal kırıklığı. Basit bir tahta yatak, ince bir sünger, cibinlik ve eşya koymak için duvarda birkaç göz. Banyo ve tuvalet de çok parlak gözükmüyor. Kesinlikle temiz değil bence. Kesin hasta olacağım...

Bavulu boşalttım. Yorgunum ve biraz uyumak istiyorum. İyi ki pike ve yastık örtüsü getirmişim. Kimin yattığını ve nasıl yıkandığını bilmediğim çarşaf ve yastık örtüsünü nasıl  kullanırım? Bu isabetli kararımdan ötürü kendimi tebrik ederek uykuya daldım.

Saat 5.20 de çan sesi ile uyandık. Hava zifiri karanlık. Üstelik nemli ve sıcak hava bizi boğuyor. Hazırlanıp çıktık. Tüm öğrenciler toplanınca anladık ki çok kalabalığız. Dünyanın dört köşesinden, her yaştan, her renkten, her kültürden 200 öğrenci. Ne güzel. Kim bilir birbirimizden neler öğreneceğiz. Bu iyi işte. 

Her öğrenciye bez bir çanta içinde iki tane beyaz pantolon, iki tane sarı tişört ve sarı kapaklı kalın bir kitap verdiler. Bundan sonraki 27 günde, yoga dersleri dışında bu kıyafeti giyeceğiz. Aşram kuralları sıkı. Tüm derslere katılım zorunlu, yoklama alacaklarmış. Ödevleri ertesi gün saatinde tamamlamış olarak teslim etmeliyiz. Üstelik kurs sonunda bir de genel sınav olacakmış. Hadi buyurun bakalım. Hiç böyle birşey beklemiyordum. Geldiğimden beri üst üste hayal kırıklığı yaşıyorum. Yanlış mı yaptım acaba? Emekli olup tam da rahata ermişken başka derdin mi yoktu da kendini böyle bir yükün altına soktun? Bavulu toplayıp geri mi dönsem acaba? Kafamda deli sorular...

Yemeğe gidince başka bir şok. İnsanların neredeyse tamamı yemeğini elle yiyor. Görmek bile midemi bulandırıyor. Bu da hiç hijyenik değil ama. Bu insanların kaşık çatalın icat edildiğinden haberi yok mu acaba? Bu yetmezmiş gibi, bir de herkes kendi tepsisini ve bardağını kendisi yıkamak zorunda. Bu bir kabus olmalı. Herkes bulaşığı aynı titizlikte yıkamaz ki. Hadi iyi yıkadı diyelim. İyi duruladığından nasıl emin olacağım? Başka şeylerden kurtulsam bile, bu kimyasal kalıntılar kesin vücuduma zarar verecek. Evimi çok özledim. Bulaşık makinasında gıcır gıcır yıkanan tabak, kaşık, çatal, bardağımı çok özledim. Ergonomik, mis kokulu yatağımı çok özledim. Konfor alanımı çooookkk özledim. Allahım sayılı gün çabuk geçer mi gerçekten? 

Odada cibinlik var sorun yok da dışarıda sivrisinekler fena ısırıyor. Neyse ki sıtma için aksatmadan haplarımı alıyorum da garantideyim. Yoksa çoktan hastalanmıştım. 

Evet, aşramda ilk zamanlar, bu ve buna benzer kaygılar, hayal kırıklıkları ve kalmak mı zor dönmek mi zor ikilemi ile geçti. Sonra ne mi oldu? Zihnim berraklaştı ve bu olumsuz duygular birer birer kaybolmaya başladı. Sigara ya da uyuşturucu kullanan biri olsaydım, bu hissi belki temizlenmek olarak tarif ederdim muhtemelen. Derslerde öğretmenlerimizin anlattıkları hayatın, gerçeğin ta kendisiydi. Her duyduğum, her okuduğum bende yeni bir pencere açıyor, kafamda yeni bir ışık yanıyor ve üzerinde uzun uzun düşünüp sorgulamama neden oluyordu. Zaten uzun süredir zihnimi meşgul eden ve didiklediğim birçok konunun yanıtını buldum. Bu tıpkı uyanmak gibiydi. O zaman farkına vardım ki, takıldığım çoğu şey, sevdiğim, nefret ettiğim, eleştirdiğim, takdir ettiğim, gıpta ettiğim, heves ettiğim, doğru bulduğum, yanlış bulduğum çoğu şey aslında sadece zihnimdeydi.  Zihnimin bariyerleriydi, hoşlanmalarıydı, doğrularıydı. Küçük sanal dünyalarımızın ötesinde başka bir gerçeklik vardı ve biz modern dünya kurbanları, günlük telaşlarımızın, hırslarımızın, öfkelerimizin tozu dumanı içinde debelenip giderken özü, asıl olanı kaçırıyorduk. O andan itibaren ne çıplak ayakla biryerlere basmanın, ne tanımadığım bir insanın yoga matıma basarak geçmesinin, ne elle yemek yemenin, ne sivrisinek ısırıklarının, ne de zifiri karanlıkta uyanmanın zorluğunun bir önemi kalmadı. Bana açtığı kapı, verdiği şey herşeyin çok ötesinde ve herşeyden değerliydi. Bugüne kadar olan herşey, olması gerekenin olması için yoluma döşenen taşlardı. Bu yolda hayatıma dokunan herkese, herşeye minnettarım. Geçmişi düşününce şunu görüyorum: Kötü yok, kötülük yok, acı yok, sevinç yok, zafer yok, yenilgi yok. Sadece OLMASI GEREKEN var.

Kısacık hayatımızda, gereksiz detaylara takılmakla, geçmişin hesabını sormakla, olmuş bitmiş ve değiştiremeyeceğimiz durumları canlı tutarak, bu yükü sürekli sırtımızda taşımakla ya da gelmemiş geleceği defalarca kurgulayıp endişe ederek yaşamakla o kadar meşgulüz ki, anı yaşamaya vaktimiz ve fırsatımız kalmıyor. Geçmiş yaşandı ve geçti. Gelecek ise henüz gelmedi. Elimizde olan sadece şimdi. Öyle ise neden anı yaşamak yerine hayatı kendimize zehir ediyoruz?

 

Bir Türk kızının aşramla imtihanının kısa hikayesi böyle. İmkanınız varsa bunu yapın. Toplayın bavulunuzu, hiç bilmediğiniz bir coğrafyaya, tanımadığınız insanların arasına gidin. İlginiz varsa bu ülke Hindistan, kalacağınız yer bir aşram olsun. İnanın hayatınıza dokunan ve sizi değiştiren birşey mutlaka olacak. Konfor alanınızdan, günlük rutininizden uzakta içimize döneceksiniz. Bu yol sizi gerçeğinize götürecek. Kendi adıma seçeceğiniz yolun yoga olmasını temenni ederim. Çünkü yoga, ülkemizdeki genel kanının aksine, sadece hareket değil, esneklik değil, gençlik değil. Yoga, arkasında binlerce yıllık bir felsefenin olduğu kadim bir bilim. Sağlık kaynağı, huzur kaynağı, iyilik kaynağı, birlik kaynağı. Gerçeğe ulaşmanın muhteşem bir yolu. Umarım sizin hayatınıza da dokunur.

Sevgiyle,

Dilek Kömürcü

Go to top