“Yaşamınızın zorluklarında, doğal sevgi ve sıcaklığı hissedersiniz”
- Pema Chödrön

Gerçek sıcaklığın gerçekten ne olduğunu bilebilmek için, önce kaybı yaşamamız gerekir. Yıllar boyunca günlerin içinden geçerek, alışkanlıklarımızı sürdürerek, yaşamın kıymetini bilmeyerek yaşarız. Sonra biz veya sevdiğimiz biri bir kaza geçirir veya ciddi bir rahatsızlığa yakalanır ve sanki gözümüzün önünden bir perde kalkar. Yaptığımız çoğu şeyin anlamsızlığını ve sıkı sıkıya sarıldığımız boşluğu fark ederiz.

Annem öldüğünde, özel eşyalarını ayıklamak bana düştü. Ve bu farkındalık beni çok sarstı. Giderek daha ufak evlere sığdırmaya çalıştığı ve yanında oradan oraya sürüklediği kutularca kağıttan ve incik boncuktan oluşan bir hazinesi vardı tutunduğu. Tüm bu nesneler, onun için güvenlik ve konforu temsil ediyorlardı ve onları ölene dek bırakamadı. Ama artık ondan başka kimse için bir şey ifade etmeyen, güvenlik veya konfor anlamına gelmeyen kutularca nesneydiler. Benim için hiçbir anlamları yoktu, oysa annem onlara o kadar sıkı sıkıya tutunmuştu. Bunu görmek, beni kederlendirdi. Aynı zamanda düşündürdü de. Bu deneyimden sonra bir daha asla kendi özel eşyalarıma, değer verdiğim nesnelere aynı gözle bakamadım. Herhangi bir şeyin aslında kendi içinde bir anlamı olmadığını, değerli veya değersiz olmadığını, onlara atfettiğimiz tüm etiket ve sıfatların keyfi olduğunu gördüm.

Bu, temel sıcaklığın örtüsünü aralama deneyimiydi. Annemi kaybetmek ve dünyaya nasıl yargılar, değerler, önyargılar, beğeniler, beğenmemeler atfettiğimizi görmek, bende insanlığın ortak çıkmazına karşı büyük bir şefkat hissi uyandırdı. Kendime dünyanın tıpkı benim gibi hiçbir şeyden kocaman sorunlar yaratan ve sonra da bunlardan kendine ıstıraplar ve acılar üreten insanlardan oluştuğunu söylediğimi hatırlıyorum.

İkinci evliliğim sona erdiğinde, yoğun bir keder ve üzüntü hissettim. Tüm koruyucu kalkanlarım parçalandı. Ama acıyla birlikte sürpriz bir şekilde bir his daha geldi: Diğer insanlar için doğal bir şefkat duygusu. Postanede veya markette rastladığım alelade ve tanımadığım insanlar için hissettiğim açıklığı ve yumuşaklığı hatırlıyorum. Karşılaştığım tüm insanlar da tıpkı benim gibiydiler. Kötülüğe de iyiliğe de eşit derecede kapasitesi olan, mücadele eden, düşen, yeniden kalkıp mücadeleye devam eden insanlardı. O zamana dek insanlara hiç bu kadar yakınlık hissetmemiştim. Gözlerine bakıyor ve aslında ne kadar aynı olduğumuzu görebiliyordum. Bir şekilde, kalbim kırıldığında; doğal sıcaklık, nezaket, empati, şükran gibi duygular kendiliğinden yüzeye çıkmışlardı.

İnsanlar, New York City’nin 11 Eylül’den sonraki birkaç hafta böyle olduğunu söylüyorlar. Bildikleri dünya parçalandığında, tüm kentin insanları birbirlerine el uzattılar. Birbirlerine değer verdiler ve birbirlerinin gözünün içine bakmaktan çekinmediler.

Kriz anlarının ve acının insanları sevme ve değer verme kapasiteleriyle bağlantıya geçirmesi oldukça genel bir durum. Aynı şekilde, bu açıklığın ve şefkatin hızla kaybolması ve insanların korkuya kapılıp kendilerini öncesinden daha fazla korumaya almaları ve kapatmaları da sık rastlanan bir durum. Öyleyse asıl sorulması gereken soru, bu temel duyarlılığımızı ve sıcaklığımızı nasıl ortaya çıkarabileceğimiz değil, o kırılgan ve hem acı hem tatlı incine bilirliğimizle nasıl yanyana durabileceğimiz. Nasıl rahatlayabilir ve bu belirsiz alana kendimizi açabiliriz?

Şimdi hocam olan Dzigar Kongtrül ile ilk karşılaştığımda, bana acının öneminden bahsetti. Kuzey Amerika’da on yıldan fazladır öğretmenlik yapıyordu ve öğrencilerinin, onlara yıllardır anlattığı öğreti ve pratikleri aslında gerçek bir acı deneyimleyene dek gayet yüzeysel bir biçimde algıladıklarını fark etmişti. Aldıkları Budist öğreti, çoğu için zaman geçirmenin ve rahatlamanın bir yoluydu. Ama başlarına kaçınamayacakları bir şey geldiğinde ve yaşamları parçalandığında, öğreti ve pratikler yiyecek ve ilaç kadar temel bir ihtiyaca dönüşüyordu.

Acıyı deneyimlediğimizde içimizde ortaya çıkan doğal sıcaklık, kalbin tüm niteliklerini taşır: Sevgi, şefkat, şükran, duyarlılık. Aynı zamanda yalnızlığı, kederi ve korkuyu da…Bu incinebilir duygular sertleşmeden önce, biz hikayeler yazmaya başlamadan önce, bu genelde istenmeyen duygular nezakete, açıklığa ve şefkate gebedirler. Kaçınmayı ustaca başardığımız bu duygular bizi yumuşatabilir ve dönüştürebilir. Doğal sıcaklığın kalp açıklığı bazen hoş bir duygudur, bazen de nahoş. Tıpkı “İstiyorum, hoşlanıyorum” ve tam tersi durumlar gibi. Çaba ve pratiğimiz, bu rahatsız edici duyarlılık ortaya çıktığında kendimizi bundan kaçmamak için eğitmektir. Zaman içinde, duyarlılığın rahatsız edici taraflarını da tıpkı bize iyi hissettiren, şükran duyduğumuz tarafları gibi, olduğu haliyle deneyimlemeyi öğreniriz.

 

Biri hoşumuza gitmeyen bir şey yaptı ve tepkimiz ne oluyor? Kendimizi açıyor muyuz, kapatıyor muyuz? Genellikle, istemsizce kapatırız. Ama hemen olaya dair hoşnutsuzluğumuzu besleyecek bir hikaye yazmadığımız takdirde, gerçek kalbe hala ulaşabiliriz. Tam da o anda, kendimizi kapadığımızı fark edebilir, duygumuzla aramızda bir mesafeye izin verebilir ve değişikliğin gerçekleşmesi için bir alan yaratabiliriz. Jill Bolte Taylor’ın bir kitabında bahsettiği gibi, bilimsel olarak herhangi bir duygunun yaşam süresi sadece bir buçuk dakikadır. Bir buçuk dakikadan fazla yaşayan bir duyguyu aslında biz yeniden diriltiyor ve sürdürüyoruz. Bunu nasıl yapıyoruz? İçimizde, hoşnutsuzluğumuzun kaynağının karşımızdaki kişi / bir diğeri olduğuna dair bir konuşma yaratarak. Üstelik bunu neredeyse otomatik olarak yapıyoruz. Belki o kişiyi hayatımızdan uzaklaştırıyoruz, çünkü hissettiğimiz hoşnutsuzluktan uzaklaşmak istiyoruz. Bu çok eski, neredeyse antik bir alışkanlıktır. Doğal sıcaklığımızı öylesine gizler ki, siz ve ben gibi empati ve anlayış kapasitesi olan insanları birbirine zarar verebilecek hale getirir. Korkularımızı ve güvensizliklerimizi açığa çıkaran, bizde istemediğimiz duygulara yol açan insanlardan nefret ettiğimizde, tüm hoşnutsuzluğumuzun nedeni onlar olur. O insanları canavarlaştırır, küçümser ve onlara kötü davranırız.

Bunu anladıktan sonra, tam tersinin pratiğini yapmak için motive oldum. Durumlara dair yazdığım hikayeleri bırakmayı ve o anda o duygu ile kalabilmeyi ve diğer insanlara açık olmayı giderek daha kolay deneyimlemeye başladım. Düşünün ki siz ve ben bunu tüm yaşamımız boyunca yapıyoruz. Düşünün ki, her gün hiç tanımadığımız insanlara biraz daha yakından bakıyor ve onlara gerçekten ilgi gösteriyoruz. Yüzlerine bakıyoruz, kıyafetlerini fark ediyoruz, ellerini inceliyoruz. Bunu yapmak için o kadar çok şansımız var ki, özellikle de büyük bir şehirde yaşıyorsak. Durumları bizde rahatsızlık hisleri uyandırdığı için yanlarından hızlıca geçmek istediğimiz dilenciler, caddelerde yanımızdan geçen, otobüslerde yanımıza oturan, bir şeyler beklerken yanyana durduğumuz, geçiştiğimiz, karşılaştığımız onca insan…Birisi bizim için market torbamızı taşıdığında veya tansiyonumuzu ölçtüğünde veya evdeki sızdıran boruyu tamire geldiğinde bu ilişki daha da yakın bir hale geliyor. Uçaklarda yanımıza oturan insanları düşünün. Düşünün ki, 11 Eylül saldırılarında düşen uçaklardan birindeydiniz. Yan koltukta oturan yolcu, hayatınızın en önemli insanlarından birine dönüşürdü.

Sokakta yürürken yanımızdan geçen insanları fark etmek günlük bir pratik haline gelebilir. Ben bunu yaptığımda hiç tanımadığım insanlar benim için çok gerçek oluyorlar. Tıpkı benim gibi üzüntüleri ve sevinçleri, aileleri, komşuları, arkadaşları ve düşmanları olan insanlar haline geliyorlar. Pratiğim aynı zamanda, bu hiç tanımadığım sıradan insanlarla ilgili ortaya çıkan yargılarımın, önyargılarımın ve korkularımın da farkına varmamı sağladı. O insanlarla aynı’lığıma, benzerliğime dair iç görüm kadar; aynı zamanda bu anlayıştan beni uzaklaştıran ve kendimi onlardan ayırmama sebep olan şeylere dair de farkındalığım arttı. Kafa karışıklığımız kadar gücümüze dair de farkındalığımızı artıran bu pratik, doğal sıcaklığı ortaya çıkarır ve bizi etrafımızdaki dünyaya yaklaştırır.

Tam tersini yaptığımızda, kendimize gömüldüğümüzde, ne hissettiğimizin farkında olmadığımızda ve körlemesine oltaya takıldığımızda, Tibet öğretisinde “shenpa” adı verilen “bağımlılık” frekansında titreşen keskin yargılar ve sabit fikirlerle boğuşuruz. Shenpa, bizim alışkanlıklarımızın oltasına takılmamıza sebep olan enerjiyi tanımlayan bir sözcüktür.

Zor durumları cesaretle büyümek ve bilgeleşmek için fırsatlar olarak görebildiğimizde, sabır ve nezaketle o duygunun içinde kalabildiğimizde, oltaya takıldığımızın farkına varabildiğimizde ve bunu büyütmediğimizde, kişisel derdimiz bizi diğerlerinin memnuniyetsizlik ve mutsuzluklarıyla bağlantıya geçirebilir. Problem olarak gördüğümüz şeyler, empatinin kaynağına dönüşebilir.

Buddha, insanlığın en ortak ve en öngörülebilir acılarının hastalıklar ve yaşlılık olduğunu söylemiştir. Şu anda 70’lerimdeyim ve bunu iliklerime kadar hissedebiliyorum. Geçenlerde , 75 yaşında hasta ve kötü kalpli bir kadının ailesi tarafından nasıl istenmediğine dair bir film izledim. Gördüğü tek yakınlık, köpeğindendi. Hayatımda ilk kez, çocuklar yerine kendimi yaşlı kadınla özdeşleştirdim. Bu, algımda çok büyük bir değişiklikti.

Kişisel ıstıraplarımızın değeri bu olabilir. Hepimizin aynı gemide olduğunu ve anlamlı olan tek şeyin birbirine değer vermek ve önemsemek olduğunu ilk elden, kendi deneyimimizden öğrenebiliriz.

Herhangi bir anda hissettiğimiz, bizde hoşnutsuzluk ya da dehşet uyandıran bir duygu, bizi aynı şekilde hisseden tüm insanların kalpleri ile bağlantıya geçirebilir. Durabilir ve o dehşete dokunabiliriz. Reddedilmenin acısına, önemsenmemenin keskinliğine dokunabiliriz. Evde veya sokakta, trafikte veya sinemaya giderken bir an durabilir ve etrafımızdaki insanlara bakabiliriz. Ve onların da tıpkı bizim gibi acı veya neşe içinde olduğunu fark edebiliriz. Onlar da tıpkı bizim gibi fiziksel bir acı, reddedilme veya güvensizlik hissetmek istemiyorlar. Onlar da tıpkı bizim gibi saygı duyulmak ve konfor hissetmek istiyorlar.

Kendi keder veya korkunuza, öfke veya kıskançlığınıza dokunduğunuzda, herkesin korku ve kederini bilirsiniz. Gecenin bir vakti panik atakla uyanır ve tadını ve kokusunu tümüyle deneyimleyebilirseniz, tüm insanlığın ve hatta hayvanların paniğini de paylaşıyorsunuz demektir. Her şeyin sadece size dair olduğu fikrinin rahatsız ediciliği yerine, dünyanın herhangi bir yerinde sizinle aynı durumda olan tüm insanlarla bir bağlantı kurabilirsiniz. Hikayeler farklıdır, sebepler farklıdır, ama deneyim aynıdır. Her birimiz için kederin tadı tıpatıp aynıdır. Her birimiz için kin ve kıskançlığın, haset ve bağımlılığın tadı aynıdır. Ve şükran ve nezaket için de bu böyledir.

Bir şeyler parçalanmaya başladığında ve biz parçaları bir araya getiremediğimizde, bizim için değerli bir şeyleri yitirdiğimizde, hiçbir şey işe yaramadığında ve ne yapacağımızı bilemediğimizde, işte tam da o anda duyarlılığın, empatinin ve nezaketin sıcaklığı bizim için oradadır, örtüsünün kaldırılmasını ve keşfedilmeyi bekliyordur. Bu anlar, etrafımıza ördüğümüz, sözde koruyucu duvarların dışına çıkmamız ve asla yalnız olmadığımızı anlamamız için bize verilmiş birer şanstır. Acımız, ondan kaçmak yerine yüzümüzü ona çevirebildiğimizde, kalbimizi tüm dünyayla sevgi dolu bir ilişkiye açabilir.

 

Kaynak

https://www.lionsroar.com/the-natural-warmth-of-the-heart/

Yazan: Pema Chödrön

Fotoğraf: Sveta Sh / Stocksy United 

Çeviri: Vildan Soydaş

 

Go to top