Kör kuyularda merdivensiz kalmak böyle bir duygu olsa gerek. Ayağım önce hafifçe takıldı merdiven başında. Toparlanayım derken, öbür ayağım takılana takıldı. Kendimi tepe üstü son hızla yuvarlanır buldum.

Tam tutunayım derken, tutunduğum da tutunamadı. Beraberce yuvarlanırken aklıma geldi. Acilen yönetmen Coen Kardeşler bizi filme çekmeli dedim. Gelmesi zor olacak ama değer diye düşünüp, senaryoyu da Ömer Seyfettin’e yazdırmalıyız dedim.

Ne oluyor demeyin arkadaşlar. Ne olmuyor ki. Bir kuzen eşimiz var. Tek böbrekli. Diğeri de hızla sona yaklaşıyor. Eşi de ona böbreğini vermeye hazır. Biz de ailecek bu olaya hazırız. Vakit geldi dediler ve benim ayağım hafifçe takıldı. Kuzen, kardeş yarısı bizde. Demek ki hazır olmak yetmiyormuş. Tam o anda telefonum çaldı. Kardeşim. Hastayım dedi. Tepe üstü yuvarlanmaya başladım. Bir diğer kuzene tutunmuşken, bu kez o aradı. Hastanedeyim dedi. Olamazdı. Fobi sahibi idi. Bu yaşa kadar doktor yüzü görmemişti. Değil iğne, vücuduna diken bile batamamıştı. Eee? Dedim. Bayılmış bir acaip memlekette. Taşıyıp bağlamışlar yatağa. İki böbrek de yok demişler. Acilen nakil demişler. Sevgili eşi imdada yetişmiş. "Ben veririm böbreğimi sevgili kocama’’ demiş. Hikaye burada kalsa!!!! Diğer bir kuzen geçmiş olsun mesajında "Ben de hastanedeyim. Kemo ilacı bekliyorum’’ dedi. 3 çocuk. Biri bebe. Tepede bir bulut. Tüm kızgınlığını bizim üzerimize boşaltıyor sanki. Yetti artıkkk demeye kalmadı, büyük kardeşim aradı. "Hastayım’’, doktorlar henüz nasıl bir tedavi uygulayacaklarına karar veremediler dedi.

Çocukken Ömer Seyfettin’den korkardım. Büyüyünce ilk okullarda yasaklansın istedim. Şimdi ise kıymetini pek bi anladım. Felaket senaryosunu ondan daha oyucu kimse dile getiremez diye düşünüyorum. Bizim hikayemizi de kara filmlerin kara mı kara kapkara filmlerini çeken Coen kardeşler çekmeli.

Carpe diem. Bu tabirle ben Ölü Ozanlar Derneği filmi ile tanışmıştım. Anı yaşa. Söylerken güzel. Uygulamada fiyasko bir yaşam felsefesi. Ben böyle algılardım. Hep. Ama işte kazın ayağı asla öyle değilmiş arkadaşlar.

Sabah uyandım. Hava güzel. Sapanca’ya geldim. Manzara muhteşem. "Sonbahar sanattır, diğerleri mevsim ‘’ demişler ya... doğrudur. Bahçede sincaplar ben toplamıyayım diye diye acele ile kestaneleri saklıyor. Gömüyorlar bir yerlere ve sonra da neresi olduğunu unutuyorlardır bence. Kapıda yığınla odun. Şömineyi hazırladım. Ev mis gibi. Çarşaflar tertemiz. Elimde ördüğüm battaniye bitmek üzere.Yenisi için yünler hazır. Bakalım örünce nasıl görünecek? Kestane haşlasam diyorum. Dizi izlerken hoş olur. Güzel de diziler geldi. Gelmez demiştim ama Medici’nin 2. Sezonu düştü internete. Outlander da yeni sezona başladı. Biraz biriksin diyorum. Manifest’e pek ısınamadım ama görev gibi izliyorum işte. Oscar tahminleri de yavaş yavaş şekilleniyor. The Favourite benim de favorim olacak galiba. Seviyorum İngiltere tarihini.

Nasıl da mutluyum bu günlük!!! Yünüm bitmiş sandım. Bitmemiş meğer. Yedek getirmişim. Sevinçten çığlık attım. Aman Tanrım!! Denzel Washington’un oğlu Oscar adayı olabilirmiş... Merak ettim. Babası kadar yakışıklı mı acaba? Görevli köy yumurtası getirdi. Akşama omlet yapıp, kahvaltı tarzı bir şeyler mi hazırlasam acaba? Ocak başında iyi gider.

Bugün böyle... Yarına Allah Kerim demiş büyükler. Ben de öyle yapıyorum. Bugün elimde bunlar var. Tadını çıkarmaya bakıyorum. Susayınca kalkıp su alabiliyorum. Ateş sönmeye yüz tutunca kalkıp odun getirebiliyorum. Yemek bile yiyebiliyorum. Ve hatta uyuyabiliyorum da..

Carpe diem. Anı yakala. Yarın ne olur? Nereden bileyim ben? Ama şu anı biliyorum işte. İyi mi? İyi. Kaçırma o zaman.

Koş, yakala...




Kardeş yarısı kuzenler




Deli gibi odunum var


Verandam yazı beklesin


Arka bahçem rengarenk


Dizi izlemek can verir


Battaniyem bitiyor

 

 

Go to top