Sabahın öğleye doğru uzanan dakikalarındayız. Kahvaltı bitmiş, keyif çayı içme, gazeteleri, sosyal medyayı gözden geçirme zamanı. Ağustosun 15’i çoktan geçmiş, sonbahar kapıyı çalmak üzere. Kış hemen onun arkasında, sırasını bekliyor.

Hafif esen rüzgârın tatlı ürpertisi ve ağaçların dallarının çıkarttığı namelerin hışırtıları, okuduklarımdan uzaklaştırıyor beni. Şimdi sadece onları dinliyorum. Sanki onların içindeki ahenkle ben de kucaklaşıyor, An’da kalmanın huzurunda, zihnimdeki tüm düşüncelerden arınıyorum.

Öyle güzel bir duygu ki, anlatmaya kelimelerim yeterli değil. Belki bir tamamlanmışlık hali. Belki insan olmanın duygu ve düşüncelerinden uzaklaşma. O anda sadece o an var. O kadar…

Farkındalık kavramını anlatırken, kelimelerin kifayetsiz kalacağını bildiğimizden nefesimizden yardım alırız. Her kime anlatıyorsak, sadece nefesinize odaklanın deriz. Sadece burnunuzdan nefesinizin girdiğini, bedeninize dolduğunu, sonra da usulca yine burnunuzdan çıkıp gidişini izleyin. Yaparlar… Sonra da sorarız “Nefesinize odaklandığınızda zihninizden başka bir şey geçti mi?” Yani çamaşırları asmadığınız için huzursuzluk hissettiniz mi? Çocuğunuza buraya gelmek için alelacele yemek yedirip, babasına emanet ettiğiniz için suçluluk duyuyor musunuz? Buradan eve giderken, sabah almayı unuttuğunuz üzümü almak için yolunuzu uzatıp, bakkala uğramanız gerektiğini hatırladınız mı?

Cevap hep aynıdır “Hayır.” Oysa az önceye kadar bu konular ne kadar da önemliydi. Nasıl da huzursuz, mutsuz, endişeli, tetikteydiniz. Ne oldu da bir anda hepsi yok oluverdi?

O rüzgârı, o nefesi, o dalga sesini, küçük kızınızın kahkahasını, oğlunuzun bir öpücüğünü, bankta otururken bacağınıza sürtünen kedi yavrusunu tam anlamıyla hissederek izlediğinizde, yani An’da kaldığınızda, hayat akmaya başlar. Geçip gitmez, zaman gibi. Akar…

Rüzgâr ve ağaçlarla, hesapsız programsız randevumun ortasında, öylece duruyorum. Az sonra masadakilerden birinin sorusuyla, randevum sona eriyor. Cevaplar, çıkarken dilimden, kulaklarım ağaç yapraklarının hışırtılarını daha az işitir oluyor.

Ancak bana yaşattığı duygu (duygu diyorum ancak çok ötesinde bir şeyler aslında) konuşmalardan sonra bile olduğu gibi, derinde bir yerlerde duruyor. Ve yine bir sessizlik anında, içimde kıpırtılar dolaşmaya başlıyor. Yaşadığım kısacık anı yazma isteği duyuyorum.

Böyle zamanlarda yazarın iki seçeneği vardır; Ya hemen kalemi kâğıdı eline alır ve yazar, ya da sonraya erteler ve unutur. Unutulur ve yazılamaz, sadece yaşayanın kendine kalır.

Ben ilk seçeneği tercih ettim… yazdım. İçimde hâlâ meltem esintisi, ağaçların sakin sakin bir sağa bir sola hareketleri, yapraklarından çıkan huzur sesleri. Ne dünün yorgunluğu, “acaba” ları, ne yarının planları, “olur mu ki” leri.

 

 

SİTEDE ARA

Go to top