Doğuyu hem sistematik bir öğrenme, keşfetme ve uygulama, hem de arzu nesnesi olarak kendi gözünde yeniden yaratan Oryantalist ve sömürgeci istila oldu bitti hayallerini gerçek kılmak, kendini aramak, arzularını yatıştırmak için Doğu’ya içkin felsefeyi bir tercümeye, bir temaya, bir metaya indirgemek ya da ilintilendirmek ihtiyacı duydu. 

Batılı arzuyu kışkırtan, Doğu’nun vaat ettiği en popüler deneyimler ise erotik, bedensel pratikler ve cinsellikti. Sömürgecilikten beri tarihçiler, düşünürler, bilim insanları, yazarlar, yönetmenler vb. ‘Doğu’yu cinselleştirme’ ya da şehvetli bir Doğu imgesi sunmada yaratıcı güçlerini sonuna kadar kullanmışlardır: egzotik cinsel fanteziler, Doğulu kadının şehvet düşkünlüğü efsanesi, Doğulu haz nesneleriyle (köle kadınlar, kadın eşyaları, peçe, sürme, genç erkekler vb gibi) kurulan fetişistik bağ… 

Kama Sutra, Ars Erotica, Tantra, Taocu seks gibi Uzakdoğu ve Doğu uygarlıklarının öğretileri, afrodizyak bitki ve meyveler, yağlar, tohumlar, baharatlar, masajlar ve gevşeme teknikleri, Batılı hazzın ve fantezilerin tatmini için oluşturulmuş cinsel örüntülerdir. 

60’ların sonunda Uzakdoğu’yu, Hint kültürünü, Nepal ve Katmandu’yu, kundalini ve meditasyonu, Budizm, Hinduizm ve Taoizmi keşfeden“ zen

”yazarlar, bohem sanatçılar benzerlik ve farklılık retoriklerini kullanarak gerçeklik ile imgelemi birbirine harmanladılar. Beat kuşağı için büyük bir sıçrama, adeta bir tür bilinç yükseltme eylemi ve algı kapılarının açılımıydı Doğu’nun keşfi. Batılı felsefe ve kültür tıkanmıştı, Doğu’ysa büyülü, mistik ama ulaşılamaz bir imge, arzuyu kışkırtan ama doyurmayan bir şehevi alandı. 

Ne var ki gözlem, hayranlık, aynılık ya da ayrılık söylemlerinin her biri Doğu’nun yeniden ve yeniden kurulmasına yardım etti. Daha sonraysa Amerikanlaştırma eğilimi baş gösterdi. 

Tantra 70’lerden sonra özellikle ABD’de öylesine popülerleştirilmiştir ki “Amerikan Tantra” diye bir olgu icat edilmiş, bu olgu videolar, kitaplar, work-shoplar, seminerlerle desteklenen ticari bir sektörün oluşmasına katkıda bulunmuştur. Bu mistik modadan Batılı kültür sanat tarihine az sayıda iyi eser kalmış, kimi popülerleşerek evrenselleşmişse de, varsayılan bir sonsuz hazzı ve egzotik olanı aramak, tüketmek, aktarmak ve sürekli yeniden keşfetmek ısrarı, Batılı öznenin kendini olumlama çabasından başka bir şey değildir. 

Batı’nın ve Doğu’nun beden, zihin, tin, ten ve haz anlayışları birbirinden bu denli farklıyken Batı’nın Doğulu pratikleri hele ki cinsel pratikleri kendinde bir edim olarak içselleştirdiğini, bunu bir yaşam biçimi olarak benimsediğini değil ama, Batı’nın Doğu’nun dilini kendi diline tercüme ettiğini ve “şeyleri” kendi üzerinden kurguladığını söylemek pek mümkün. 



Batılı ahlâkın amacı arzuları dizginleyip varolan tüm enerjiyi üretimde (İlksel Birikim dönemi öncesinde tanrıya ve kilise babalarına ibadette) yoğunlaştırmaktır ki bu başarılmıştır. Batı’da emek sömürüsüyle püriten ahlâk birlikte ve el ele yükselişe geçmiştir. 

Rasyonel bir birey olan erkek cinselliği sıklıkla, hidrolik bir model ya da hâkim olan pazar benzetmesiyle uyumlu olarak, biriktirme ve harcamaya dayanan bir sperm ekonomisi şeklinde görülür. Arzuları dizginleyen, hazzı erteleyen ahlâkın amacı, işgücünü ve bedenleri denetim altında tutmaktır. Zira eril bir enerjiyle dolu olan Batının ulus-devleti, bu enerjiyi boşa harcarsa kadınsılaşıp (Doğululaşıp) çökebilir. 

Gerektiğinden fazla cinsel faaliyet, arzu, haz ve mastürbasyon şiddetle yasaklanır; cinsellik yalnızca üremeye hizmet etmelidir. 

18. yüzyıldan günümüze süregelen bu cinsel ekonomi elbette ki eril egemenin komutasındadır ve kadın bedeni hem sömürülen, hem fetişleştirilendir.    

Hinduizm’e dayanan yoga ve Tantra felsefesinde ise Batı’dakinin aksine cinsel enerji, iş enerjisi olarak kategorize edilmeyen, bir ve tek olarak kabullenilen prana’nın (yaşam enerjisi) kontrolünde kapitalist bir amaç, ideolojik bir buyruk yoktur. Tantrik cinsellik ise tümüyle üreme dışı bir hazza ve deneyime yönelen, cinsel düzeyden tinsel düzeye dek evreleri, ritüelleri olan kuramsal ve pratiğe ilişkin bir uygulamadır. 

Yoganın temel basamaklarından yama, niyama, brahmacarya vekriyalarda (arınma) önerilen kendine hâkimiyet/nefse hâkimiyet, nefesine ve bedenine özsaygı, Batı teolojisi ve felsefesindeki gibi kendine karşı acımasız bir buyruk, katı cinsel perhizler, bir itaat zarureti değil, aydınlanmaya ve arılığa giden yolun aşamalarıdır. 

Bedenin isteklerini susturmak, şehevi zevkler içinde boğulmak ya da insani deneyimlerin çoğundan vazgeçmek anlamına da gelmez bu uygulamalar. Arzunun ötesine geçip tüm zıtlıkların bütünün bir parçası olduğunu kavramamıza yol açacak bir varlık bilincinin inşasında kullanılan araçlardır. 

Tantrik cinsellik, Batılılar tarafından nasıl sadece sekse indirgendiyse, ‘yatak odası’ndaki fantezi ve aşırılıklar patiği olarak algılandıysa, brahmacarya da zamanla farklı bir anlama bürünerek cinselliğin yasaklanması olarak anlaşılmıştır. Oysa aşırılıktan kaçma ve bedenini dengede tutmak anlamına gelen brahmacarya ve Tantrik cinsellik, bana göre kadınların tümüyle aleyhine sonuçlanan Batı’daki cinsel özgürlük devrimine kıyasla çok daha bireysel ve tercihe yönelik, mahrem ve insani bir felsefe ve pratiktir. 

Esas olarak kadının içsel dünyasında kendine sadık kalmanın, nefesini kontrol edebilmenin, bedenine saygı göstermenin göstergesi olan bu pratikler, kimi feministler tarafından (örn: Luce Irigaray, Hanne Blank) önemli bir değer ve patriyarkal kapitalizme karşı duruş imkânı olarak değerlendirilir. Kendini vermenin ya da kendini savurganca akıtmanın yanı sıra kendini kendi için korumanın, kendi enerjisine sahip çıkmanın bir değeri vardır. 

Feminist psikanalist Irigaray, Batı kültürünün, canlı dünyanın ve insan bedenlerinin- özellikle de dişil bedenlerin- sunduğu armağanı, nefesi unuttuğu için dogmatikleştiğini düşünür. 1  

Cinsel farklılıktan ve nefsten korkan Hıristiyan asetizminde, Yahudilik ve Müslümanlık inancında arılık ve iffet merkezdedir. Hıristiyanlıktaki beden-ruh ikiliğinden dolayı bedeni örtme ve hazları bastırma, bu arzuları ve duyguları ruha, tanrıya yöneltme aracı olarak kullanılmıştır. Batı’da Sokrates, Platon ve Aristoteles’in düalist felsefeleri, beden algısını yüzyıllarca belirleyecek olan düşünsel perspektifi oluşturur. 

Ortaçağ Hıristiyan dünyasında kilise baskısı altında şekillenen beden bu uzun dönem boyunca aşağılanmış, çilecilikle ve katı kurallarla cezalandırılmış, özellikle kadın bedeni en ağır yaptırımlara ve işkencelere maruz bırakılmıştır. Rönesansla beraber yeniden keşfedilen ve bir sanat eseri gibi estetize edilen bu beden “güzel”dir. Güzellik, ruhani iyiliğin yansımasıdır. 

18. ila 20. yüzyıllar arasında beden ve cinsellik üzerine önemli tartışmalar, düalist yaklaşım içinde bedeni aklın ya da ruhun karşısına koyan ya da çözümlemelerini erkek egemen bir kültür içinde ve onun bakış açısıyla yapan her felsefe, kadını ötekileştirerek nesneleştirmiş, erkeğiyse egemen özne olarak ortaya koymuştur. Gelişmekte olan sanayi toplumu, cinsel tutumlara özgürlük getirmek şöyle dursun, baskıcı ahlâkın şiddetlenmesi gibi anakronik bir duruma sahne olur. Cinsellik, modernitenin en sancılı yaratısıdır kuşkusuz.  

Hint düşüncesindeyse insan vücudu ile makrokozmos arasında temel bir benzeşiklik vardır. Beden, ruh, akıl, nefes ve tin bir bütündür.  Yoga felsefesine göre cinsel enerji kişinin içinde saklı olan büyük bir güç kaynağıdır, eril beden için de dişil beden için de aynıdır, sınırsız bir yaşam enerjisidir ve birliği, bütünlüğü gereksinir.  

Freud’un cinselliği keşfettiği, sözde cinsel devrimin gerçekleştiği yüzyıllardan çok önce varlığını sürdüren ve cinselliği yaşamın bir parçası, cinsel enerjiyi de büyük bir yaratıcı/aydınlatıcı güç olarak gören Hint kültürünün kült eseri Kama Sutra yazıldığında seksten utanç duyulmuyordu. Hindular seksin sadece doğal ve gerekli olduğunu değil aynı zamanda kutsal olduğunu ve her iki cinsiyet için de tatmin edici olması gerektiğini düşünüyorlardı. Taocular binlerce yıl önce seks üzerine çalışan Çinli bilgeler ve doktorlardı; seksin fiziksel, ruhsal, zihinsel sağlık için gerekli olduğu görüşünde birleşiyorlardı. 

1 Irigaray, Luce, Yeni Enerji Kültürü, çev: Devrim Çetinkasap, Pinhan Yayıncılık, 2011. 

Taocular enerjinin hayatın kaynağı olduğuna, dişil enerji (yin) ile erkek enerjinin (yang) dengelenmesi gerektiğine inanırlar. Her iki enerji cinsellik sırasında değiş tokuş edilir; en güçlü oldukları an orgazm anıdır. Taoist Çin uygulamalarındaki unsurlar, beş bin yıl önce Sarı Nehir’in kıyısında yerleşen Şaman kabilelere tarihlenmektedir. Taocu simyager Lu K’uan Yu’nun Taocu Yoga, Simya ve Ölümsüzlük’te belirttiği gibi esas gücü yenilemek için üç kıymetli elementi yüceltmek gerekir, bunlar yaratıcı güç (çing), dirilik nefesi (çi) ve ruhtur (şeng). Bu üç element birleştiği zaman temel kurulmuş olur; ölümsüzlük o zaman gerçekleşir. Çing fiziksel beden tarafından doğal olarak üretilir; cinsel enerjidir. 

Budizmin Hindistan’ı terk ettiği sıralarda Hindistan pek çok açıdan Tantrik unsurlarla doluydu ve bazı Budist unsurlar Hindu Tantrizme işlenmişti. Hint Tantrası ilk kez Taocu Çin ile bağlantılı olarak ortaya çıktı ve Hinduizm’in MÖ 800-1500 yıllarına tekabül eden dönem ‘Tantrik dönem’ olarak anıldı. 

(DEVAM EDECEK)

 

 

SİTEDE ARA

Go to top