Stephen Hawking “Zamanın Kısa Tarihi” kitabının açılışında Bertrand Russel’in başından geçtiği düşünülen bir anekdot paylaşır okurlarıyla. Ünlü bilim adamının evrenin düzeni hakkında halka açık verdiği konuşmanın sonunda ön sıralardan yaşlı bir dinleyici söz ister ve “Delikanlı anlattıklarının tamamı palavra” der, “ dünyanın devasa bir kaplumbağanın sırtında duran düz bir tepsi şeklinde olduğunu hepimiz biliyoruz."

 “Öyle mi” der Russel gülümseyerek, “peki o kaplumbağa neyin üstünde duruyor o zaman?”, “sen de akıllı biliyorsun kendini genç adam” diye alır cevabını “ta en aşağıya en sonuna kadar hep kaplumbağalar üst üste”.

Çoğumuzun olayları açıklamak için inandığı farklı hikayeler var, insanlık tarihindeki olayların gelişimini de en iyi epidemiler açıklıyor bazılarımıza göre, hem de ta başından beri ve sonuna kadar.

Demos eski Yunanca’da yurt ve o yurt üzerinde yaşayan halkı tarif etmek için kullanılan bir kelime, bir nevi “yurdum ve insanı” yani. En başarılı, akıllı, cesur anlamına gelen “Aristos” ’a göre sanki hafif bir sıradanlık, küçümseme var “demos” kelimesinde. Aristos ve Demos arasındaki çekişme ve güce sahip olma savaşı asırlardır süregeliyor. Kratos Yunanca “güç” anlamında, Aristokrasi ve Demokrasi çekişmesinde sanki ibre demos’tan yana gözükse bile başlarındaki esas dertler bitmedikçe bu çekişme de bitemeyecek sanki. O esas dertler İncil’de “Mahşerin dört atlısı” olarak belirtilen savaş, kıtlık, doğal afetler ve salgın hastalıklar yani epidemiler ve sanki en sürekli baş belası da bunlar. “Epidemi” kelimesi yazılı olarak ilk İliada destanında karşımıza çıkıyor. Homer -eğer gerçekten böyle biri varsa- MÖ 6. yüzyıl civarında, epi-üzerinde- ve demos kelimelerini birleştirerek bir bölgede yaygın olarak bulunan halk, ve o halkın yurdu manasında kullanıyor epidemiyi. MS 5. yüzyıla gelindiğinde anlam değişiyor ama. “Epidemics” adlı eserinde o zamana kadar bilinen tüm hastalıkları, bulgularını, hangi bölgede ve mevsimde ortaya çıktıklarını toparlayan Hipokrat, kelimeye ilk defa hastalık anlamını yüklüyor ve bir bölgede rastlanılan tüm hastalıkları o bölgenin “epidemik” hastalıkları olarak tarif ediyor. Aradan geçen yüzyıllar içinde kelime evrilmeye devam ediyor ve bir bölgeye ait hastalık, bitki hayvan türü vb.’ye “endemik”, zaman zaman beklendiğinden öte sıklıkta ortaya çıkan hastalıklara ise “epidemik” denilmeye başlanıyor. Epidemi tarif olarak daima bir “gelip geçici” olma duygusu barındırıyor içinde, ama bu bazen onlarca yıl sürebiliyor, hele bir de tüm gezegene yayılıp “pandemi” rütbesi alırsa tam bir baş belası olarak veba örneğinde olduğu gibi yüzyıllarca ortadan kaybolmuyor, süreç boyunca da tüm toplumsal olaylara farklı bir ivme kazandırmayı başarıyor.

Tarih kayıtlarındaki ilk büyük salgın MÖ 430 yılındaki “Atina vebası”. Nüfusunun %30’ a yakınını, hem de savaşın ortasında kaybeden Atina bir daha belini doğrultamıyor bu salgından sonra ve bölgesel liderliğini sonsuza kadar kaybediyor. Tarihçi Thucydides salgının getirdiği ruh halinin kimsede tanrı ve kanun korkusu bırakmadığını, insanların evlerinde yalnız öldüğünü, miras yoluyla hızla el değiştiren varlık sonucunda toplumsal düzenin alt üst olduğunu yazıyor. Bölgeyi esas kökünden değiştiren büyük salgınsa MS 541 yılında Mısır kıyılarından başlayarak 1 sene içinde o zamanki adıyla Konstantinapolis’e gelen “Jüstinyen Vebası”. Doğu Roma İmparatorluğun son büyük lideri Jüstinyen tam o sıralarda Roma hukukunu yeniden yazdırmış, Aya Sofya’yı tekrar ve görülmemiş boyutlarda bir tapınak olarak yaptırmış, batıdaki kaybedilen toprakların çoğunu geri almış başarılı bir lider. Tarihçi Procopius bu görülmemiş salgında günde 10.000 ölü olduğunu ve önceleri bunları masraflarını kendisi karşılayarak imparatorun gömdürdüğünü yazıyor ama giderek bu işe ne para ne de bilek gücü yetmez oluyor. Ordusunun büyük kısmını kaybeden Jüstinyen’in bir daha eski görkemine ulaşması mümkün olmuyor. Veba ise Avrupa’ya doğru çıktığı yolda 544 yılında Britanya sahillerine varıyor, sonra 8-10 sene aralıklarla Doğu Roma’ya geri dönüyor. Bu birinci veba salgının tamamen sönmesi 750 yılını buluyor, bu süreçte dengeler tamamen değişmiş vaziyette, Doğu Roma’nın eskiden hakim olduğu yörenin yeni hakimi İslam artık, Batıda ise Frenk hakimiyeti var. Bir zamanlar tüm yolların sonundaki Roma ise artık 30.000 kişilik darmadağınık bir kasabaya indirgenmiş durumda. Veba daha sonra tekrardan 1300’lü yılların sonunda hortlayarak Avrupa nüfusunun %30’unu ortadan kaldırıyor 2 yüzyıl içinde ve feodal sistemin yıkılmasında önemli rol oynayarak endüstrileşme, şehirleşme ve bunun sonunda ortaya çıkan tüm toplumsal olayların da bir nevi belirleyicisi oluyor. Farelerden pireler aracılığıyla insanlara geçen bir hastalık veba. Tahmini doğum yerinin Moğolistan Çin sınırı yörelerinde olduğu düşünülüyor, Wuhan’a komşu bir yerler yani, tesadüfün böylesi. Geçti diye düşündüğümüz salgın da aslında hala sürüyor, ama artık epidemik değil, bazı yörelerde endemik olarak. Örneğin geçen sene Madagaskar’da 4300 vaka var bildirilen, ama artık öldürücü değil çünkü kimimizin “ama ben almayı sevmiyorum” dediği o antibiyotiklerle hemen tedavi olabiliyorsunuz.

Doğudan gelerek Avrupa’nın başına illet olan bir salgın hastalık daha var o yüzyıllarda. Çiçek hastalığı da düzenli aralıklarla salgınlar yaparak özellikle çocuk nüfusu kırıyor, öyle ki anne babalar sıradaki salgın geçmeden çocuklarına isim vermekten bile çekiniyorlar. Kalan sağlar ise sahip oldukları bağışıklıkla beraber Amerika sahillerine ilk ulaştıklarında bir nevi sömürgeci işbirlikçiliği yaparak bu bakire topraklardaki savunmasız yerlileri katletmeye başlıyor çiçek hastalığı. İşgal kolaylaşıyor ama yerli nüfus kırıldığı için giderek çalıştıracak esir bulmak güçleşiyor, İspanyol'lar da bunun üzerine gözlerini Afrika’ya dikerek oradan esir toplamaya başlıyorlar. Çiçek hastalığı böylece hem Afrika’nın hem de Amerika kıtalarının tüm sosyal dengesini tek başına değiştiriyor. Daima sömürgecilerden yana değil ama hastalık, bazen imparatorları da dize getiriyor yerlilerin karşında. Napolyon 1802’deki Haiti seferini askerlerinin çoğunu hastalıktan kaybettiği için yarıda bırakıp geri çekiliyor, hatta “yetti gali, uğraşamam ben buralarla” deyip uygun fiyata Lousiana’yı da Amerikalı'lara satıyor giderayak. Sarı humma ve çiçek hastalığı böylece Creol, Blues ve Cazın doğuşunda önemsenecek bir rol oynamış oluyorlar. Çiçek hastalığı aşısı sayesinde yeryüzünden silmeyi başarabildiğimiz tek hastalık, belki de bunun sebebi sinsi bir hastalık olmaması, tipik çiçek döküntüleri çıkmadan bulaşıcı olmuyor çünkü.

19. yüzyıl başlarında ise yeni bir pandemi ile karşılaşıyor dünya. O zamana kadar Ganj nehrinin sularında kimseye bulaşmadan sessizce yaşayan Vibrio Kolera isimli bakteri kuzeyde Rusya üzerinden, güneyde ise Arabistan yarımadası, Nil nehri, Kahire, İzmir üzerinden İstanbul’a ulaşıp dünyaya açılmaya karar veriyor. Diğerlerine göre daha şoven bir salgın kolera, vebanın şehir kıyılarına itip lağım sularıyla içme sularının karıştığı fakir mahallelerde yaşattığı halkı seçiyor öncelikle hedef olarak çünkü içme suyuyla bulaşıyor. Dünyanın bütün büyük şehirlerindeki kenar mahallelerde salgınlar başlıyor 1817’deki Kalküta salgınını takip eden yıllarda. Salgınlar bir yandan ilk defa küresel organize tedbir çabalarına ve biri de 1860 yılında o zaman Tıp Mektebi olan Galatasaray lisesi binasında yapılan uluslararası konferanslara yol açarak bilimsel gelişmeye katkıda bulunuyorlar ama bir yandan da daha farklı toplumsal bir süreci tetikliyorlar. Sıkı karantina koşulları ve zaten zor yaşamdan bunalan halk kitleleri dünyanın birçok şehrinde ayaklanıyorlar. İskoçya geneli, Liverpool, Dresden, Köln, Donetsk, St.Petersburg ve Manisa’da ayaklanmalar oluyor. Manisa’daki hac kafilelerine uygulanan karantinanın şeriata uygunluğunun tartışılmasını takiben başlıyor ama diğerleri hep genel yaşam koşullarına başkaldırmanın sonucunda. Petersburg’daki ayaklanma o kadar şiddetle bastırılıyor ki, giderek organize ve derinden bir başkaldırmayı tetikliyor ve Bolşevik devriminin kıvılcımlarından birini oluşturuyor. Bu yönüyle bakarsak 20. yüzyıl ve sonrasındaki toplumsal olayların ana faktörlerinden bir olarak görebiliriz kolerayı. Kolera halen salgınlar yapmayı sürdürüyor ama onun da artık hem tedavisi kolay hem de 1800’lerin sonundaki salgınların kaynağını çözmeyi başaran Dr.Snow’un öncülüğünü yaptığı halk sağlığı prensipleriyle önlemek çok daha kolay.

20. yüzyılın başlarında bu defa önceden bilinen ama büyük salgınlar yapmamış başka bir hastalık musallat oluyor insanlığın başına. Günümüzde poliomyelit/çocuk felci olarak bilinen hastalık eş zamanlı olarak hem Amerika’da hem de Avrupa’da özellikle çocuklar arasında hızla yayılmaya başlıyor yeni asrın ilk yıllarında. Günümüzdeki Covid-19 gibi polio da hastaların %70’inde hiç belirti vermeden gelip geçerken %5 kadarında ölüm ya da felç ile sonlanabilecek ağır bir hastalık tablosuna neden oluyor. 1950’lerde aşısı geliştirilene kadar dünyayı sarsmaya devam eden bu hastalık belki de öncülüğünü yaptırdığı tıbbi araştırmalar sayesinde insanlığa verdiği zararı telafi edecek katkılara zemin hazırlıyor. Felç olduğu için nefes alamayan hastalar için geliştirilen “çelik ciğer”ler hem sayıca az , hem de kullanışsız makinalar olduğu için buna çözüm üretmeye koyulan Danimarkalı anestezist Dr.İbsen 1952’de günümüzün solunum cihazlarının öncüsü olabilecek sistemi, 1953 yılında da ilk modern yoğum bakım ünitesini geliştiriyor bu süreçte. Aşıyı geliştirme çabaları özellikle ABD’de tam bir bilimsel yarışa ve buna bağışlarla katkı yaratabilme maratonuna dönüyor. Sonrasındaki tüm kampanyalara örnek olacak “March of dimes-on kuruşların yürüyüşü” kampanyası tüm vatandaşlardan sadece 10 sent isteyerek 1938-45 yılları arasında toplam 18 milyon dolarlık fon yaratıyor polio aşısı çalışmalarına ve 1955’de başarıya ulaşıyor. Dünya genelinde sadece Afganistan Pakistan sınırında, Taliban’ın “çocukları aşıyla kısırlaştırıyorlar” baskısı altında DSÖ’nün ulaşamadığı bazı noktalarda sürüyor endemik olarak çocuk felci ancak gene de insanlığın hastalıklara karşı en önemli başarılarından biri.



20. yüzyıl salgınlarının “esas” oğlanı ise tabii ki günümüzdeki Covid salgınının esas endişesi olan “2.dalgasıyla” meşhur 1918-19 İnfluenza salgını. Değişik kaynaklarda 20-75 milyon arası ölüme neden olduğu yazan, uğramadık kıta ve yeryüzü köşesi bırakmayan bu salgının ortak hafızamızda bıraktığı endişeler belki de günümüzdeki salgındaki davranışlarımızın da kaynağı. İnsanlığın o yıllarda ne yaşadığı gazete sayfaları, ses ve görüntü kayıtlarıyla çok açık seçik ortada, böyle olunca da “ne çok şey değişmişle, hiçbir şey değişmemiş” arasında kalıveriyor insan. Çok çarpıcı bir örnek 1918 New York’tan, salgının başlamasından kısa bir süre sonra önce bölgesel sağlık yöneticisi bunun “basit” bir salgın olduğunu, endişeye gerek olmaması gerektiğini söylüyor. Takip eden haftalarda zamanın ABD başkanı Wilson, bir dayanışma ve vatanseverlik gösterisi olarak şehrin merkezinde 25000 kişinin katıldığı bir yürüyüş düzenliyor ama korkutamıyorlar virüsü, on gün sonra New York’ta 2500 kişi influenzadan hayatını kaybediyor. 1919 ilkbaharına gelinip salgın başladığı gibi bittiğinde ölü sayısı New York‘ta 35000, tüm ABD’de ise 850.000 kişiye ulaşıyor. İnfluenza da yüzyıl boyunca 3-4 ayrı farklı pandemiye neden olarak milyonlarca ölüme neden oluyor ama bu pandemiler dışında de endemik olarak hiç durmaksızın yeryüzünü dolaşıp duruyor. DSÖ yılda yaklaşık 400.000 kişinin global olarak influenza kaynaklı solunum yolu hastalıklarından öldüğünü tahmin ediyor, ölenlerin %67 kadarı da 65 yaş üzeri hastalar. Bu değerler istatiksel öngörüler ağırlıklı olarak ama Covid-19 salgını bittikten sonra bu gözle tekrar bakılmayı hak ediyorlar.

Epidemiler, adları üzerinde, insanlık olduğu müddetçe insanlığın üzerinde yaygın olarak bulunmaya devam edecekler, toplu yaşamın getirdiği doğal bir sonuç olarak görmek lazım bunu. Asırlar önce ünlü Yunanlı düşünür Sofokles daha da farklı kullanmış kelimeyi ve tüm alışkanlıklara, yayılan dedikodulara, giyim kuşam konuşma tarzlarına yani insanlığa dair her şeye uygulamış kelimeyi. Günümüzde de öyle değil mi zaten, komplo teorilerinden bilgisayar oyunlarına, ekose ceketlerden pos bıyıklara ya da pis sakala, çaça’dan mini eteğe her şeyin epidemisini yaratmıyor muyuz biz insanlar, belki de gezegenin başına musallat en kronik epidemi bizzat biz, kendimiz, homo sapiens bir an önce kaybolup gitsek diye bekliyor tüm diğer canlılar...

Yazan : Prof. Dr. Doğan Şenocak




SİTEDE ARA

Go to top