Hücrenin, biyoloji ve fizyolojide genel anlamıyla tanımı şöyledir: canlının, canlılık özelliklerini taşıyan, yapı ve görev bakımından en küçük parçası. Yani bir bakıma hücre, canlılığın kanıtıdır; çünkü yaşamsal fonksiyonlar gösteren, bilimin keşfettiği en küçük birimdir.

Eğitim sürecinde bu bilgiye çokça vurgu yapılır ve hatta; yaşamsal fonksiyonların neler olduğu üzerinde de bolca durulur. Ancak bana göre bugüne kadar yeterince vurgulanmamış bir şey vardır ki; o da yaşamsal fonksiyon göstermek kavramının içinde ‘ölüm’ün de bulunduğudur. Bir canlı yaşama başladıysa, ölüm de kaçınılmazdır. Ölüm kaçınılmaz bir son değildir; ölüm kaçınılmazdır. Canlılığı temsil eden en küçük yapı taşı olan hücreler, vücudumuzda her saniye, her salise hatta her ‘an’ ölmektedir. Ve aynı şekilde her ‘an’ yenileri oluşmaktadır. Bu kaçınılmaz bir son değil; bir döngüdür. Canlılığın devam edebilmesi için işlevi olmayanın ölmesi gerekir. Bu döngü öylesine dengelidir ki, ölmesi gereken hücrelerimiz ölmediğinde ne olacağını tahmin etmek de zor değildir: en bilinen haliyle kabaca tümör veya kanser. Kontrolsüz hücre çoğalmasıdır tümör. Bir şekilde vücudun ‘öl’ komutundan firar eden bazı hücreler, sonuçta bazı zararlı hücre grupları haline gelerek olmaması gereken halde ve yerde var olur.  

Aynı görevi üstlenmiş hücreler dokuları, dokular organları, organlar vücut sistemlerini oluşturur. Hücre boyutundaki bu döngüyü sistemlerde de gözlemek kolaydır. Sadece farklı bir bakış açısı gerektirir; günlük olarak pek de karşılaşmadığımız bir bakış açısı. Örneğin derinin en üst tabakası ölü hücrelerden oluşur. Tırnaklar, saçlar ve kıllar da ölüdür. Yani gözümüzün ucundaki kirpik kadar yakındır ölüm bize ama görmeyiz. Çünkü hiç böyle bakmamışızdır. Ölümden korkar ve onu ertelemek isteriz.

Dolaşım sistemine bakacak olursak, kalbin atması en büyük yaşamsal ölçütlerden biridir bizim için. Kalp atışında temel olarak iki vuruş/ses vardır. Kabaca kalbin kanla dolum sırasındaki ses ve kalbin kanı vücuda pompalaması sırasındaki ses diyebiliriz bunlara. Tıp dilinde bu ‘lub’ ve ‘dub’ olarak adlandırılır. Günlük dilimizde ise ‘düm tek’ diye bildiğimiz sestir bu. Fakat işin gerçeği; kalbin atışı fizyolojik olarak sadece bu iki evreden ibaret değildir. Toplamda dört evreden oluşur. İki aktif evre arasında iki de pasif evre vardır. Günlük olarak aşina olmadığımız bu iki pasif evre, kalbin durduğu evrelerdir. Yani iki atım arasında, kalp durur. Bu çok çarpıcıdır çünkü kalbimiz atmıyorsa ölüyüz demektir. Dahası yaşamaya devam etmek için, kalbin atımı gibi en temel yaşam fonksiyonlarından bir tanesini gösterebilmek için bu boşluğa ihtiyaç vardır. Çünkü bu boşluk anlarında, kalbin atmadığı bu aralıkta kalp, atım için kendini hazırlar. Gereken enerjiyi toplar, gerekli kaslara iletir. Bu iki atım arası ölüm anı o kadar önemlidir ki, sağlıklı ilerlemezse kalp düzgün atamaz. Yani ölüm ne kadar kaliteli gerçekleşirse, yaşam o kadar kaliteli olur. Ve yaşam için ölüme ihtiyaç vardır. Aynı döngü solunum sisteminde de vardır. Iki nefes arasında nefes almıyoruzdur. Kalbi atmayan, nefes almayan insana ne denir? Iki nefes arasında ölüyüzdür. Bir sonraki nefesi almak için, son aldığımızı vermek ve durmak gerekir. Yani yaşamak için ölmek, ölmek içinse yaşamak gerekir. Tıpkı Osho’nun dediği gibi: ‘ Ölüm olmadan yaşamak mümkün olmazdı: Yaşamı ölüm tanımlar, ona bir çeşit yoğunluk verir.’

Çeşitli varyasyonlar olsa da insan fizyolojisi herkes için aynı temeller üzerine kurulmuştur. Gözlerin rengi, yüzün/gözün yapısı, kolun/bacağın şekli farklı olabilir ama aynı mekanizma hepimizde mevcuttur. Hatta sevgili Ustam Gurudwara Nazmi Gür’ün hep vurguladığı bir şey vardır ki; burada bu öğretiden bahsetmek faydalı olacaktır. Her nesnenin ve her canlının mikroskop altına konduğunu varsayalım. Her şey makro/en büyük haliyle birbirinden çok farklı olsa da mikroskop altında yeterince küçük parçalara kadar incelenebilirse tüm ayrım ortadan kalkar. Hepsi artık aynı görünür; çünkü aynı atom parçacıklarından, elementlerden meydana gelmişlerdir. Oysa bütüne bakıldığında görülen şeyler birbirinden ne kadar da ayrıdır. Aslında her şey aynıdır ama büyük planda hepsinin farklı bir anlamı vardır. Içindeki hücreler aynıdır; fakat parçalar bir araya geldiğinde göz ve kulak aynı anlama sahip değildir. Biri görme, biri işitme fonksiyonlarını yerine getirdiğinde anlamlıdır. Ancak biz ne kadar dışarıdan bakabiliyoruz? Kolun, gözün, saçın işlevini anlayabiliyoruz belki ama, ya dahası? Her şeyin en makro hali insan bedeninin sınırları kadar olmayabilir. Daha da geniş bir plandan bakılabildiğinde her şeyin çok daha farklı anlamları olamaz mı? 

Elimize daha önce hiç görmediğiniz bir makine geçtiğinde, onun mekanizmasını incelerken kendimizi hayal edelim. Makinenin ne işe yaradığını biliriz ancak iç içe geçmiş her parçanın başka bir işlevi vardır ve biz bunların ne olduğunu ilk bakışta anlamakta zorlanırız. Bir mühendis bile anlamlandırmak için bir süre incelemeye ihtiyaç duyabilir. İnsan vücudu da tıpkı bunun gibi mükemmel işleyen bir makinedir. Bu makinenin fizyoljisi tam olarak anlaşılmış değildir. Ve fizyolojisinin de ötesinde henüz keşfedilmemiş pek çok sır vardır.  

Bazen yeterince geniş plandan bakmak için sadece çaba yeterli değildir. Bir çocuk büyümek ister; anlayamadıklarını anlaması, yapamadığı şeyleri yapabilmesi için büyümesi gerektiğini bilir. Ama bir çocuk, anlayamadığı tek şeyi anlamak için o noktaya odaklanıp kalmaz, sadece büyümek ister. Büyümekten anladığı boyunun uzaması, vücudunun gelişmesi değildir. Büyümenin anlamının, kavrama ve idrak yeteneğinin gelişmesi olduğunun içsel olarak farkındadır. Ve bir şeyleri anlamlandırmak için kendini yırtmaz, o sadece büyümeyi bekler. Belki biz de sabırla büyümeyi bekleyen bir çocuk saflığına erişebilirsek; insanlığın ve evrenin sırlarına vakıf olabilecek kadar büyüyebiliriz. 

 



Kaynaklar ve İleri Okuma:

- Guyton, Arthur C., Textbook of Medical Physiology, Philadelphia, Elsevier, 11th, 2006
- Alberts, Bruce, Essential Cell Biology, New York, Garland-Norton, 2nd, 2004
- Osho, Olgunluk: Kendin Olma Sorumluluğu, İstanbul, Baskı, 2005

 

 

 

SİTEDE ARA

Go to top