"Old soldiers never die, they just fade away… -Eski askerler hiç ölmezler, sadece solup giderler"

Şarkı eski, 1951’de zamanın meşhur  “kovboy” şarkıcısı Gene Autrey seslendirmiş ilk defa. General MacArthur da Kore savaşı esnasında görevden alınıp emekli edildiğinde verdiği meşhur veda konuşmasında sert yüz hatlarına eşlik eden birkaç gözyaşı eşliğinde kullanıp popülerleştirmiş bu deyimi, o zamandan beri de uyarlanmadığı meslek kalmamış neredeyse, en matraklarından biri de Nixon’a ait, “Eski politikacılar genellikle ölürler, ama solup gitmeyi beceremezler”.

San Francisco’daki dükkanda üzerinde “Eski doktorlar ölmezler, sadece hastalarını kaybederler” yazan kahve bardağını gördüğümde mesleğe yeni başlayan genç bir doktor olarak bunun peder bey için mükemmel bir hediye olacağını düşünmüştüm.  “Eski” bahriyeli ve yaş haddinden dolayı üniversiteden yeni emekli olmuş “eski” bir doktor olarak bu hediyemi biraz da buruk bir gülümseme ile kabul ettiğini hatırlıyorum. Derin bir iç çekip sigarasına uzanmıştı eli, mesleği bırakmaya hiç hazır değildi sahiden ama artık ne eskisi gibi dolu bir muayenehanesi, ne de önü bekleyenlerle dolu kürsüdeki odası, asistanları, her an kahvesini getirmeye hazır “Nööri efendisi” kalmıştı, oysa mesleği yaşamını tarif eden doktorlardandı, solup gitmeye hazır değildi. Durum böyle olunca yeni yaşam hattını bulmakta da gecikmedi tabi ki peder bey; doktor bulma sıkıntısındaki Sağlık bakanlığının Beyoğlu’ndaki sağlık ocağında kendisi gibi yaş haddinden emekli olmuş, çoğu profesörlük unvanı taşıyan, bir kısmı artık 80’lerine merdiven dayamış  “eski” doktorlarla beraber haftanın 4 günü poliklinik yapmaya başladı. Eski asker, eski doktor olmak böyle bir şeydi işte, kolay pes etmiyordu insan. Bir iki kere Cerrahpaşa dönüşü ziyaretine gittim pederi orada, karşılıklı kahvesini içtiği ,artık yakın dost olduğu 2-3 “eski” doktor, yeni meslektaşıyla keyfileri yerindeydi. Hem yaşamlarının çoğunu geçirdikleri o güvenli alana tekrar kavuşmuşlar, hem de bölgenin maddi sıkıntısı nedeniyle paralı sağlık hizmetine kavuşamayan “gariban” halkına yardımcı olabildikleri için kişisel huzur ve tatmin bulmuşlardı. Hayatının o son baharında edindiği dostların bir kısmı belki de en kalıcı dostları oldu ilerleyen yıllarda. O dostların çoğu ve peder bey de yıllar içinde yavaştan solup gittiler, hatta zihinsel retinamızda bıraktıkları izler onlar kaybolduktan sonra da yaşamlarını sürdürdüğü için soldular mı, tamamen gittiler mi bazen ayırt edebilmek güç oluyor, gidişin böylesi de galiba güzel.

Çalışma şartlarındaki zorluklar, maddi tatmin eksikliği, hastaların saldırgan tutumları ve devletin gereken önlemleri al(a)maması, mesleğin eski saygınlığının kalmaması gibi ciddi gerekçelerle doktorların memleketi ya da mesleği terk ettiğinin haberlerinin gazetelerde ve haber kaynaklarında sürekli ön planda yer tuttuğu, Tabip odaları ve değişik uzmanlıkların tartışma gruplarında konunun sürekli gündemde olduğu  günlerdeyiz. Eskiden “eski” doktorların solana kadar tutunup bırakamadıkları meslekleri daha dün yeni mezun genç bir doktorun foto muhabirlerinin önünde diplomasını yırtarak mesleğinden kopup gittiğini açıkladığı noktaya nasıl geldi, değişen gerçekten neydi ya da o diplomayı göstere göstere yırtabilmeye kimsenin hakkı var mıydı soruları cevabını bekliyor. Ben yaşanan tüm toplumsal ve bilimsel değişikliklere rağmen mesleğini doğru sebeplerden yola çıkarak seçmiş bir doktorun mesleğine ve meslektaşlarına saygısızlık olduğunu düşünerek o diplomayı yırtmayacağına, yırtmaması gerektiğine inanıyorum.

Henüz sahip olamadığım mesleğimin beni taşıyacağı konumu Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde 1978 yılında eğitime başladığım ilk yılın ortalarında,  laboratuvardan üstümdeki beyaz gömleği çıkartamadan Burhanettin Toker amfisindeki derse koşuştururken “Hocam, bir dakika bakar mısınız” diyerek beni durduran babam yaşındaki bir adamın saygılı ifadesi ile idrak etmiştim. Tek başına o saygınlığı bana kazandıran üniforma giderek boyuna asılan stetoskop, sol üst cepteki otoskop, kahveye briç oynamaya gidilirken bile çıkartılmayan cerrahi yeşil takımlardan oluşan madalyalarla süslendi ama omuzlarınıza önemli bir  yük de yükleyen o saygıyı hak edebilmek için özel bir çaba gerektiğini hiç unutmadım.

Etrafımdaki hocaların “Önce Allah, sonra siz”  değeri gördüğü, koridorlarında hastaların genellikle sesinin bile yükselmediği, kıdemli hocalar geçerken herkesin ayağa kalktığı üniversite hastanesinde işlerin hep öyle yürümediğini görebilmek için Acil nöbetinde birkaç gece geçirmek yeterliydi aslında. Kapısında polislerin nöbet tuttuğu, sabaha karşı sinirlerin gerildiği, hasta yakınlarının birbirlerine “daldığı”, nöbetçi doktorların işlerini yapabilme telaşı içinde ama bir yandan da artık gelenekselleşmiş olarak hastalara nesneymişler gibi davranabildiği, tuhaf, tatsız, mutsuz bir ortamdı acil. Saygı bir yerden sonra üzüntü, kızgınlık, alkol, genellikle de köşeye sıkışmışlığın verdiği ruh haliyle yerini saldırganlığa bırakabiliyordu ama ülkede sıkıyönetim vardı, otoritenin sopayla sağlanmasına alışmış nesillerin dönemiydi bu. Zaten öyle olduğu için de Kenan paşa bir gün “Netekim doktorlar bayrağın ucundan tutmak için bile para istiyorlar, zor alırlar. Uzman doktor maaşını albay maaşını geçemeyecek şekilde ayarlayacağız, ayrıca 4 sene mecburi hizmet koyuyoruz, gitmeyen diploma falan alamaz” diyebildi rahatlıkla. Beyaz gömleğin böyle uluorta rencide edilebilmesi ve günde ortalama 130 hasta baktığım mecburi hizmet günlerim üst üste gelince, eğer genç doktorlar bugünlerde istifa edip gidiyorlarsa sen o günlerde- Abd’de 4 yıl işletme tahsili almış en yakın arkadaşım o yıl 225000TL maaşla işe başlamıştı bir çokuluslu şirkette benim ayni yıl ilk maaşım 57000 TL’ydi(400 USD), maaşın çoğu da ilk maaş hediyesi Çift Geyik Karaca lambswool kazaklara gitmişti, annem, babam ve kendime aldığım-neden ilk uçağa atlayıp memleketi terk etmedin diye sorulabilir. Bunu yapıp yurtdışına giden arkadaşlarım oldu,  “pazarda limon satarım daha çok kazanırım” diyerek mecburi hizmete gitmeden başlamadıkları mesleklerini bırakanlar da. Ben bırakmayı bir an bile düşünmedim. Ne mecburi hizmetin ilk günlerinde kendisine istediği ilacı yazmadığım için yüzüme 5000 lira atıp “belli ki para almadan yazmayacaksın” diyen yaşlı Boşnak hasta, ne bir gece yarısı yanındaki  pavyondan kaldırdığı konsomatristin üst katta göz kliniğinde yatan dayısını ziyaret etmesine yardımcı olamayacağımı söylediğimde kafama silah dayayan … savcısı, ne de günde 4 paket sigara içen babası gırtlak kanserinden öldüğünde “babamı siz öldürdünüz” diye bağıran oğulları, ya da onlarca benzer başka olay beni meslekten soğutmadı. Onların içinde bulundukları durumu, sıkıştıkları köşeyi hissetmeye çalıştım daima. İkisi de kendi arzularıyla doktorluğu seçen kızlarıma söylediğim gibi hastalarıma daima onlarla ayni takımın oyuncusu olduğumu hissettirmeye, kendim de  o sorumluluğu gerçekten hissederek yaşamaya çalıştım,  kendime biçtiğim görev oydu çünkü. Humanist, mesleği seven bir doktorun aklını ve duygularını kullanarak hastalarla yaşayabileceği sürtüşmeleri minimuma indirebilecek donanımda olabileceğini düşünüyorum.

Beni esas meslekten soğutabilecek konu mesleği yanlış nedenlerden dolayı seçtiğini düşündüğüm meslektaşlarım oldu daha çok. Mesleki bilimsel ya da zihinsel yetersizlik, para hırsı, akademik yükselme hırsı, çekememezlik; bunların hepsi her meslekte zaten var, şaşırtıcı değil, ama humanism eksikliğini bizim meslekte görmeyi kabullenemiyorum. Yanlış sebepten bile olsa doktor olmayı seçen birinin tüm hatalarını örtebilecek tek güzellik o bence ve eksikliğini o kadar çok duyuyorum ki hastalarımdan, artık şaşırmıyorum bile. Diğerkâmlık ve insancıl duygularla beslenemeyen bir doktorluğun önemli bir lezzet eksikliği yaşatacağını düşünüyorum meslektaşlarıma. Ben mesleğimi esasen çıkarken kapıda durup bana teşekkür eden hastamın suratındaki minnet ifadesinin içime doldurduğu mutluluğu, muayeneden sonra koşup sarılan 4 yaşındaki minik kızın verdiği yaşam sevincini, eşinin zorla getirdiği 85 yaşındaki ihtiyar delikanlının “hayır işitme cihazına ihtiyacınız yok” dediğimde gözlerinde gördüğüm taraftarlık hissini yaşayabilmek, insanlarla onların dertli ve özel anlarını paylaşıp, dertlerine değer veren birilerinin olduğunu hissettirebilme fırsatını sunduğu için seviyorum. Osler’in dediği gibi  “çok az meslek size hem kralın, hem de sokaktaki en sıradan insanın dünyasına böylesine girebilme hakkı verebilir, bunun değerini bilin.” Tabii ki bunun yanında iyi yaşayabilmek için yeterli kazanç, insanca yaşam koşulları ve bir çok başka nesnel ölçüt de gerekli, ama baştakiler yoksa, mesleği yanlış nedenlerle seçen biri diploma da yırtabilir, pazarda limon da satabilir, milyonlar kazansa da mesleğini sevmeyebilir. Bu yazıyı dün bazı meslektaşlarımızla tartıştığımız “Bir doktor mesleği ne zaman bırakmalıdır” sorusuna cevaben yazmaya başlamıştım, “mesleğin onlara ve onların mesleğe ve insanlara verebilecek bir şeyleri olduğunu düşündükçe solup gidene kadar mesleğe devam edebilirler” diyecektim ama esasen kim doktor olmalıdır sorusunun daha önemli olduğu ortaya çıktı. Eskilerin deyimiyle “Tıp fakültesinden o arada sırada çıkan doktorlardı” esas mesleğe değerini vermeyi bilip, solup gidene kadar da ona tutunabilen, arkalarından da “ahh o eski hocalar…” dedirten, çünkü doğru sebeplerden meslekteydiler.

Fotoğraf 1917 Diploması, sanat eseri gibi, kolaysa yırt.

SİTEDE ARA

Go to top