Yazdır
Kategori: Felsefe Penceresinden


Düşünceler ve kültürler tarihi, yüzyıllar içerisinde bazen birbirini öncüleyen, bazen pekiştiren, bazen karşıtlayan ve fakat her seferinde farklı akımların devinimi ve bunun evrensel düzlemdeki yansımalarıyla evrilmiştir.

Pozitif bilimler ve materyalizm en parlak dönemini yaşarken, modernizm sonrası kimi varoluşçu filozofların da eğilimiyle, spiritüel öğretilere ve Doğu mistisizmine yükselen ilgi, rasyonel düşünce ve bilimsel yaklaşımın katılığı sorgulanmaya başlandı. Bugün artık 21. yüzyıl insanı olarak bizler, henüz sınırlarının tam netleşmediği yeni bir düşünsel çerçevenin şekillenmesine tanık oluyoruz.

Çağdaş Amerikalı düşünür Ken Wilber’ın sistematize ettiği bu taze görüş; tam da kapitalizmin değersizleştirici, liberalizmin tanımsızlaştırıcı, post-modernizmin dışlayıcı tavrı karşısında kendini konumlandırmakta zorlanan kitlelere panzehir oluyor. Kelime anlamı ‘bütüncül’ olarak tercüme edilen İntegral sistem, tüm evrensel düzeni tek bir çatı altında açıklamaya çalışan materyalist ve rasyonalist düşüncenin nesnel gerçekliği ile evrimsel psikolojideki yeri tartışılmaz olan spiritüelizmi sentezliyor. Ken Wilber’ın kökenini Budizm’e dayandırarak güncel psikolojik, sosyolojik ve kültürel değerlerle yeniden ele aldığı İntegral düşünce, maneviyatın gerekliliği ölçüsünde bilimsel temellerden uzaklaşmayan hibrit bir dünya görüşü olarak tanımlanıyor. Pozitif bilimlerin domine ettiği son bir kaç yüzyılın hâkim yaklaşımını yumuşatarak; maneviyatın inanç sistemlerinin dogmatik tavrından bağımsız da varolabilen ve bireyin psikolojik gelişiminde yadsınamaz bir yeri olduğu fikrini besleyen İntegral görüş, iki farklı güç kaynağını tek bir çerçevede bütünleştiriyor.

İnsanın ve bireyin yaşam pratiğinin, salt bilimsel yöntemlerle irdelenen biyolojik bir varlık olmaktan fazlası olduğu görüşü hâlihazırda başta Budizm olmak üzere çeşitli Doğu öğretilerince vurgulanıyordu. Binlerce yıllık bir geçmişe sahip kadim öğretilerdeki mistisizm, Batılı rasyonalist sistem tarafından ötekileştirilen, nesnel ve bilimsellikten uzaklıkla yaftalanırken; Spinoza, Schopenhauer, Heidegger, Nietzsche gibi hatırı sayılır filozoflar, Doğu düşüncesine itibarını iade etmeye mesai harcıyordu. Yüzyıllar süren bu diyalektik tartışma neticesinde nihayet doğumu başlayan İntegral görüş, bilimden de maneviyattan da vazgeçmeden sürdürülebilir ve insancıl bir yaşam pratiğini destekliyor. İnsanlık tarihi boyunca deneyimlenen her tür manevi, mistik, inançsal kademe ve eğilimin; zincirin değerli bir halkası olduğuna ilişkin görüşüyle, biyolojik ve materyalist niteliklerimizin ötesinde bir varoluş doğasını beslemeyi savunuyor. İnsanoğlunun evrimini yalnızca fiziksel bir sürece indirgenemeyeceği, evrimsel psikolojinin varlığıyla çoktan somutlaştırılmış durumda. İnsanlık, beraberinde getirdiği tüm spiritüel süreç ve tecrübelerin kümülatif bir yansımasıyla kolektif bilinci sürekli yeniden yapılandırmaya devam ediyor. Zihinsel ve ruhsal evrimimiz devam ediyor. Bu evrime hizmet edenler ise her çağda değişen, dönüşen inanç sistemleri, kültürel şablonlar, mitolojik aktarımlar, etnik farklılıklar, manevi deneyimler. İnsanı ve evreni idrak etme yolculuğunda tüm öğelerin bıraktığı izleri, ektiği tohumları, yarattığı somut dönüşümleri hiçe saymadan, kapsayıcı bir dünya görüşü inşa etmenin önemini kabul etmeliyiz.

Bu yolculukta Budizm’i bir kılavuz olarak gören Wilber’a göre; tinselliğe duyarlı bir gelecek neslin inşasında Budizm, bir numaralı rehber olmaya aday. Dogma ve otoritelerden uzak oluşu, salt inanca sırtını dayamayışı, mitolojik ve tanrısallaştırılmış figürleri beslemeyen yapısıyla Budizm, hem ruhsal hem de bedensel/bilimsel zeminde var olabiliyor. Büyüme ve gelişme hiyerarşisinde, birbirini tüketmek ya da dışlamak yerine kucaklayan bir sistemin öncülü olarak görülen Budist düşünce; küresel bir alternatif yaratabilmek için ideal reçeteyi sunuyor. Wilber, bu kapsayıcılığın bilim temelli açıklamasında, atomlardan moleküllere, moleküllerden hücrelere, hücrelerden organizmalara doğru ilerleyen kimyasal varoluş düzenini örnek veriyor. Bu düzende hiç bir üst düzey altındakini baskılamaz, aksine onu kucaklar; moleküller atomları yok etmekle ilgilenmez, onları kapsar ve onlardan bütünlenir. Bu örneği, toplumsal ve kültürel tüm bileşenlerle beraber düşündüğümüzde, günümüze ulaşan kadim düşünce sistemlerinin pozitivizmle harmanlanmasının, parlak bir gelecek vadettiği yorumunu yapabiliriz. Budizmin gözlemci, eleştirel ve rasyonel doğası; büyümenin ve gelişimin merkezinin birey tabanlı olduğunu öne sürerek, ardından topluma ve dünya merkezciliğe evrilen bir aşamalar diziniyle varoluş amacını açıklıyor. Toplumsal ve nihayetinde küresel düzeyde barış ve huzurun hâkim olduğu, iletişimin duyarlılık ve empati etrafında sürdürüldüğü, bütünü oluşturan parçaların her tür yaratıma katılabildiği, iç içe geçmiş fikirler ve tutumların canlılığının korunduğu yeni nesil tinsel geleceğin inşası; işte bu bütüncül bakış açısıyla mümkün.

İntegral Budizm ya da İntegral düşünce; bilimsel gerçeklik ve maneviyatın dengeli senteziyle karakterize oluyor. Kolektif ya da bireysel kalıcı bilinç aşamalarının spiritüel bileşenlerini reddetmemek ile rasyonel mantığın analizci yönünü güçlendirmeye devam etmek aynı düzlemde var olabiliyor. Bu bütüncül görüş; insanlık tarihi boyunca deneyimlenen her türlü spiritüel eğilimin, aşkın ve ulaşılamazlığa dayalı yanlarını rasyonel düşünceyle törpüleyip; bilimin katı nesnelliğini ise zihinsel ve ruhsal kondisyonların fiziksel dünya ile olan diyaloğunu kullanarak yumuşatıyor. Böylece insana içkin bir ruhsal ve fikirsel çerçeve sunarak hepimize taze bir nefes aldırıyor. Bilmek ve hissetmenin birbirine karşıt değil birbirini bütünleyen insanlık hâlleri olduğunu kabul ettiğimiz ölçüde, integral bireyler olmaya evriliyoruz. Nihayetinde ise Wilber’ın deyişiyle; “Sonraki Buddha sangha* olacak.”

 

*Sangha: Ortak amaç veya vizyona sahip topluluk, dernek, ya da cemiyet anlamında kullanılan bir kelimedir. Budist Keşişler Topluluğu da denir.

 

Kaynakça: