(Rupert Spira’nın bu yazısını çeviren ve bu platformda sizlerle paylaşmama izin veren sayın Sedat Yüksel’e çok teşekkür ederim. Ş.B.)

Hayatımız boyunca “ben beş yaşındayım”, "ben yirmi yaşındayım”, “ben yalnızım”, “ben aşığım”, "ben heyecanlıyım”, "ben depresyondayım”, "ben yemek yiyorum”, "ben kitap okuyorum”, “ben evliyim”, "ben bekârım” vs. gibi cümleler kurarız. Bu cümlelerin her birinde temel Varlığımıza veya Zatımıza -“Ben”- işaret ederiz ve bu “Ben” daha sonra muhtelif düşünceler, duygular, zihin hâlleri, eylemler veya ilişkilerle boyanır.

Bu tariflerin her birinde geçici bir nitelik veya özellik bizim Varlığımıza ilave edilir ve sonuç olarak “Ben”, “ben buyum" veya "ben şuyum” olur ya da öyle görünür.

Tecrübenin içerikleri sürekli değişmektedir. Hiçbir düşünce, duygu, zihin hâli, eylem veya ilişki bizim içim temel ve aslî değildir. Onlar Zatımızı geçici olarak niteliyor görünmektedir fakat bizim temel Varlığımız başından sonuna kadar tamamen aynı kalır. O, daima değişen tecrübemizin değişmeyen zeminidir.

Şimdi dünkü ile aynı “Ben” idik, geçen yıl ve küçük bir çocukken de aynı “Ben” idik. Yalnızlığı veya depresyonu tecrübe eden “Ben”, heyecanı veya sevgiyi tecrübe eden “Ben” ile aynıdır. Bir evlilik yaşamış olan ile şimdi bekâr olan “Ben” aynıdır.

Her zaman aynı Zat olduğumuza dair bu görüşün sebebi nedir? Sonuç olarak, düşüncelerimizin, tasavvurlarımızın, duygularımızın, duyumsamalarımızın, algılarımızın, eylemlerimizin veya ilişkilerimizin hiçbiri aynı kalmaz. Ancak hiç şüphesiz, tüm değişen tecrübe boyunca devamlı olarak akan bir akıntı vardır.

Varlığımız ya da Zatımız tüm değişen tecrübeler içindeki daimî unsurdur, aynen üzerinde tüm filmlerin sergilendiği sabit zemin olan bir sinema perdesi gibi. Bir filmde, iki görüntü aynı anda görünmez; eğer görünseydi, onlar aynı görüntü olurdu. Dolayısıyla, filmde hiçbir görüntü bir diğeriyle doğrudan ilişkili değildir.

Filmin bölünmüş bir parçalar dizisinden ziyade bölünmez bir bütün olarak görünmesini sağlayarak aksi takdirde süreksiz ve kesintili bir görüntüler yığını olacak olan bu duruma süreklilik sağlayan şey; perdedir. Aynı şekilde, Varlığımız, devamlı surette değişen tecrübe akışına, birlik ve süreklilik bahşederek kendi daimî mevcudiyetini ona ödünç verir.

Varlığımızın kendisi bir tecrübe değildir ama tüm tecrübenin vuku bulmasına imkân verir, aynen perdenin bir filmin sergilenmesine imkân tanıması gibi. Zatımız olmaksızın hiçbir tecrübe olamaz, tıpkı bir perde olmaksızın hiçbir filmin olamayacağı gibi.

Zatımız, hayat kilimini insicamlı bir bütün hâline getirip dokuyan müşterek ipliktir; O aksi takdirde parçalı bir düşünceler, tasavvurlar, duygular, duyumsamalar ve algılar yamasından ibaret olacak olan şeyi birleştiren ezelî-ebedî mevcut liftir. Daima değişen tecrübemize bütünlük ve insicam bahşeden, dolayısıyla da tecrübenin yadsınamaz birliğinin ve sürekliliğinin sebebi olan nurani bağdır.

Perde, bir filmdeki tüm renkli görüntülerin renksiz zeminidir. Böylelikle o, filmdeki nesneleri, insanları veya olayları karakterize eden sınırlamaların hiçbirini paylaşmaz. Aynı zamanda, perde filmden ayrı değildir; o, her sahneye nüfuz eder. Her bir görüntü, sonuç olarak, perdenin geçici bir değişimidir.

Benzer şekilde, Zatımız, tecrübenin içeriğini yani düşüncelerimizi, tasavvurlarımızı, duygularımızı, duyumsamalarımızı, algılarımızı, eylemlerimizi ve ilişkilerimizi karakterize eden sınırlamaların hiçbirini paylaşmaz. Varlığımız, altta yatan nesnesiz, farkındalık sahibi mevcudiyettir ve aynı zamanda tüm tecrübeye derinlemesine nüfuz eder. Bu itibarla, Varlığımız, hem tecrübenin sınırlamalarını aşar hem de onlara içkindir.

Tecrübeden ödünç aldığı niteliklerden kurtulan asli tabiatımız sınırsız veya sonsuzdur. Hâl böyleyken, bizim Varlığımız aslında “bizim” Varlığımız değildir, o sadece Varlıktır. Nasıl ki perde belirli bir görüntünün veya filmin malı mülkü değilse, Varlık da herhangi bir nesnenin veya kişinin malı mülkü değildir. O sadece, herkesin ve her şeyin görünürdeki bağımsız varoluşunu kendisinden devşirip elde ettiği özsel, gayr-i şahsi, sonsuz Varlıktır.

Bizimle ilgili olarak, müşterek Varlığımıza “Ben” olarak işaret edilir. Kâinatla ilgili olarak, söz konusu Varlığa bazen “Tanrı” olarak işaret edilir. Her ne kadar bu kelimelerin ikisi de ortaklıklara ve dolayısıyla sınırlamalara sahip olsa da, her biri işaret ettiği hakikatin tabiatına dair bir şey aktarır. “Ben” kelimesi müşterek Varlığımızın yakınlığına ve birliğine işaret ederken, “Tanrı” kelimesi onun gayr-i şahsi, sonsuz tabiatını hatırlatır. Onu sadece “mevcudiyet” olarak ifade edebiliriz, çünkü mevcudiyet var olan her şeyin ortak unsurudur.

Kâinatla ayrılmaz şekilde bağlantılı ve ilişkili olduğumuz göz önüne alındığında, bizim asli tabiatımız ile kozmosun asli tabiatı bir ve aynı olmalıdır, aynen bir dalganın tabiatı ile okyanusun tabiatının bir ve aynı olması gibi. Bu anlayış İsa tarafından şöyle ifade edilmiştir: “Ben ve Babam bir ve aynıdır.” Yani benim asli Varlığım ile kâinatın Varlığı bir ve aynıdır. 

Aynı anlayış Budizm’de de ifade edilir: “Nirvana ve samsara bir ve aynıdır.” Bu ifade, zihnimizin asli tabiatı ile âlemin hakikatinin asli tabiatının bir ve aynı olduğu anlamanı gelir. Bu külli/evrensel hakikat Hindu geleneğinde de yankılanır: “Atman ile Brahman özdeştir.” Yani, her insanın görünürdeki bireysel varlığı Tanrı’nın külli Varlığıdır.

İslam tasavvuf geleneğinde “Nefsini/Kendini bilen, Rabbini bilir” ifadesi geçer. Bu demektir ki neyin “Ben” veya “Ben-im” ismi ile belirlenip tanımlandığını bilen insan kâinatın nihai hakikati ile özdeştir. Bir başka ifadeyle, nihai hakikat, her birimizin zihninde, tecrübe ile boyanmadan veya nitelenmeden önce “Ben” veya “Ben-im” bilgisi olarak parıldar. Bu nedenle, “Ben” veya “Ben-im” ilahi isimdir.

İnsanın kendini bilme yolculuğundan daha önemli bir gayret olamaz: Kendi asli tabiatını ve varoluşu meydana getiren şeyi fark edip bilmek. Gerçekten de, eğer Varlığın tabiatını bilmiyorsak, var olan herhangi bir şeyin tabiatını nasıl bilebiliriz ki?

“Varoluş” (existence) kelimesi Latince ex- (-den, dan) ile sistere (dayanmak, bağlı olmak, ayakta durmak) kelimelerinden gelir. Bu, var olan bir şeyin Varlık zemininden ayakta durduğu, Ona dayanıp bağlı olduğu anlamına gelir, aynen bir filmdeki nesnelerin ve insanların perde zemini üzerinden kendini göstermesi, bu zemine dayanması gibi.[1] Elbette, bir filmdeki hiçbir nesne veya kişi perdeden gerçekte ayrı değildir, sadece öyle görünürler. Benzer şekilde, hiçbir nesne veya insan saf Varlık zemininden ayrı değildir, sadece öyle görünürler.

Bu anlayış Bhagavad Gita’da da yankılanır: “Olan bir şey asla var olmamazlık edemez; olmayan bir şey de asla var olamaz.” Ve İslam geleneğinde şöyle denir: “La ilahe illallah” (Allah’tan başka ilah yoktur), yani hiç kimse kendi başına bir benlik değildir ve hiçbir şey kendi başına bir şey değildir.[2]

Hiçbir şey kendi varoluşuna sahip değildir, aksine her şey kendi görünür varoluşunu, var olan tek Varlıktan yani Tanrı’nın Varlığından ödünç alır. Sadece tek bir hakikat vardır ve bu hakikat tek, bölünmez, yok edilemez, bütün, mükemmel ve tamdır.

Nasıl ki tüm filmler tek, bölünmez bir perdenin bir renklenmesidir/boyanmasıdır, tüm insanlar ve şeyler de saf Varlığın bir tarzıdır. Varlık “saf”tır, çünkü Varlıkta Varlıktan başka bir şey yoktur; hiçbir şey Ona katılıp karışamaz veya Onu sınırlayamaz. Böylelikle O, sonsuz, bölünmez ve aynı zamanda da bize tümüyle mahrem ve şah damarımızdan daha yakındır. O bizde “Ben” veya “Ben-im” bilgisi olarak parıldar.

Bu, insanların veya şeylerin küçümsenmesi anlamına gelmez. Aksine, insanları ve şeyleri hakiki makamlarına yükseltiyoruz. Dünyayı sömürülecek bir nesne olma statüsünden kurtarıyor ve insanları zulme uğrayacak “öteki” olma izdüşümünden özgürleştiriyoruz, bu sayede dünyayı ve insanları böylesi inançlara eşlik eden kaçınılmaz sonuçlardan korumuş oluyoruz.

Bir başka ifadeyle, kendisi vasıtasıyla kâinatın görünür bir nesneler ve insanlar çokluğuna bölündüğü inançlar filtresini ortadan kaldırıyoruz. Varoluşun çokluğu ve çeşitliliği içinde Varlığın birliğini, şair Shelley’in dediği gibi “rengârenk cam kubbede sonsuzluğun beyaz nurunu” ayırt ediyoruz. Yönetmen Pasolini’nin kelimeleriyle “hakikate kendi asli kutsal anlamını iade” ediyoruz.

Varlığın birliği bir başka insanla olan ilişkimizde parlarsa onu sevgi olarak tecrübe ederiz. Varlığımız kendisini görünür ötekide tanıyıp bilir. Mutasavvıf Balyani’nin dediği gibi “O’nun için ötekilik öteliksiz O’dur.” Bu sebeple Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî şöyle demiştir: “Hakiki âşıklar gerçekte asla buluşmazlar; onlar öteden beri daima birbirlerindedir.”

Resim, heykel, dans, müzik veya manzara gibi bir nesne tecrübemiz, normalde algıladığımız özne-nesne ilişkisini bir anlık kesintiye uğratıp çözündürdüğü zaman, güzelliğin kendisini tecrübe ederiz. Nasıl ki sevgi tecrübesinde kendimiz ile görünür öteki arasındaki ayrılık çözünür, güzellik tecrübesinde de kendimiz ile nesne veya âlem arasındaki ayrım ortadan kalkar.

Bu suretle, sevgi ve güzellik hakikatin ifşasıdır, Varlığın nesnelerin ve benliklerin görünür çokluğu ve çeşitliliği arasında parlamasıdır. Onlar, tüm benliklerde “Ben” olmaklık ve tüm şeylerde var olmaklık olarak parıldayan Tanrı’nın mevcudiyetinin açığa çıkışıdır.

En nihayetinde, Varlığımıza meşru olarak bir isim verilemez, zira tüm isimler tecrübenin içeriğini tarif etmek için ortaya çıkmıştır. Hatta Varlığa “sonsuz” demek bile çok fazla şey söylemektir, çünkü bu, sonlu olan varoluşta Varlıkla mukayese edilebilecek gerçek bir şeyin var olabileceğini ileri sürmektir. Bu, Tanrı’nın Varlığının dışında başka bir şeyin de var olduğuna inanmaktır. Küfür ve şirk işte budur.

Hatta “Varlık” ismi de çok fazladır, zira bu onun karşıtını, yani yokluğu ima eder. Eğer Varlık hakkında konuşmayı istiyorsak gerçekten de sessiz kalmalıyız. Bir keresinde ressam Chatin Sarachi anneme şöyle demişti: “Eğer Tanrı varsa, O’nun ismini bile anmaya nasıl cüret edersiniz?”

Ancak, paradoksal olarak, ilgimize, sevgimize ve dikkatimize tüm nesnelerin ve benliklerin görünürdeki bağımsız varoluşlarını kendisinden aldığı şeyden (yani Varlıktan ç.n.) daha layık olan bir şey olabilir mi? O asla hiçbir kelimeye sıkıştırılıp zapt edilemez, ancak tüm kelimeler Ondan bahseder. O asla hiçbir sanatla resmedilemez, ancak tüm sanat O'nun hizmetine sunulur. O bizim sessizliğimizi talep eder, ancak tüm konuşmalar –ve tüm şiir- O'nun ismini terennüm eder. Bir Zen bilgesinin dediği gibi “Eğer konuşursam yalan söylerim; eğer sessiz kalırsam bir korkağım.”[3]        

 

[1] Varoluşa gelen bir şey kendi ilkesini veya yeter sebebini bizzat kendinde taşımaz, onu Varlıktan devşirir ve Ona bağımlıdır. (ç.n.)

[2] Yani hiç kimsenin ve hiçbir şeyin varoluşu kendinden değildir, her şey saf Varlık zeminine (Allah’a) bağımlıdır ve Onunla vardır. (ç.n.)

[3] Yani tüm ifadeler ve tanımlar Onu sınırlar, hakkıyla beyan edemez, dolayısıyla yalan söylerim; fakat Onun haricinde her şeyden bahsedildiği bir dünyada Ondan bahsedecek cesaretim olmazsa da korkağın tekiyim. (ç.n.)

Kaynak: Rupert Spira, “The Unity of Being”, A meditation on I, Sahaja Publications, Oxford, 2021
Çeviren: Sedat Yüksel

 

Rupert Spira (1960- )

İngiliz filozof ve ruhsal öğretmen. On beş yaşında Kuzey Hindistan’ın Shankaracharyası olan Shantananda Saraswati’nin öğrencisi olan Dr. Francis Roles’in rehberliğinde mantra meditasyonuyla klasik Advaita sistemiyle tanıştı. Aynı dönemde Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin şiiriyle tanıştı ve semâ öğrendi. Yine aynı dönemde Rus filozof P. D. Ouspensky okuyup Gurdjieff hareketine dahil oldu. 1970’lerin sonunda Jiddu Krishnamurti’nin Brockwood Park’taki son konuşmasına katıldı ve kendisinden derin bir şekilde etkilendi. Yine bu yıllarda Ramana Maharshi ve Sri Nisargadatta Maharaj’ın öğretilerini inceledi. 1977’de Henry Hammond yönetimi altındaki West Surrey Sanat ve Tasarım Koleji’nin Seramik Bölümü’ne kaydoldu. 1983’de kendi stüdyosunu açtı ve özel ve kamu koleksiyonlarında yer alan eserler üretti. Bir başka ruhsal öğretmen olan Robert Adams ile görüşmek için ABD’ye gelmesine rağmen gelişinden iki gün sonra Adams’ın vefatı üzerine bir başka öğretmen olan Francis Lucille ile tanıştı ve on iki yıl boyunca kendisinden eğitim aldı. Francis’in vasıtasıyla kendisinden haberdar olduğu Atmananda Krishna Menon’dan Doğrudan Yol (Direct Path) öğretilerini ve Jean Klein’dan da Keşmir Şivacılığının Tantrik yaklaşımını öğrendi.  

Halen Doğrudan Yol’un (Direct Path) dünyaca tanınan sözcülerinden biri olan Rupert Spira Doğrudan Yol’un içinde yaşadığımız zaman diliminde herhangi bir geleneğe veya öğretmene bağlanmayı gerektirmeyen, tüm yerel, kültürel geleneklerden arınmış bir ruhsal anlayış olduğunu düşünmektedir.

Biyografi kaynakları:
About Rupert Spira - https://rupertspira.com/about   
Mark Samousek - Rupert Spira: The Direct Path to Freedom (söyleşi)

 

Go to top