“Mum olmak kolay değildir. Işık saçmak için önce yanmak gerekir.”
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Türklerde “Aşk” kelimesi "Işık/Işk" kelimesinden türetilmiştir. İslam öncesi Türkler; Kam ve Şamanların ateş kültünden etkilenerek “Oz” tabirini kullanmışlardır.

Kam ve şamanların kendinden geçip esirerek ateş etrafında dönmelerine Türkler ozlaşmak yani yanarak Tanrı katına erişmek demişlerdir. Od/Ateş kültü; Türk kültür-sanatında “Bilgelik” sembolüdür. Bu nedenle Bilgelik Işığını taşıyanlara Türklerce; ışık taşıyan anlamında Âşık, yanarak ozlaşan anlamında Ozan ve ışık saçan, yayan, karanlıkları aydınlatan anlamında Aydın denilmektedir.

Hz. Mevlânâ da, âşıklık makamından bahsederken önce yanmak gerektiğini açık etmiştir. Yanmanın insan üzerindeki mânevî etkilerine, yanışın maddesel etkilerinden yola çıkarak bir kapı açmaya niyet eden kişi öncelikle yanmanın maddesel niteliğini kavramayı deneyebilir.

Yanma, yakıtın büyük bir enerji vererek oksitlendiği bir kimyasal tepkimedir. Yani maddenin oksijen ile karşılaştığında ortaya büyük bir enerji çıkararak dönüşüme uğramasıdır. Ortaya çıkan bu enerji ısı veya ışık şeklinde de olabilir.

İnsan her yediğini, içtiğini, duygularını, düşüncelerini, duyduğunu, gördüğünü ve diğer tüm duyularıyla algıladıklarını; yani dış dünyadan iç dünyasına aldığı her şeyi sindirme yetisine sahiptir. İnsan tüm bunları alarak öncelikle nefesinden elde ettiği oksijen sayesinde bir dizi yanma tepkimesi, ardından da yeni yapım sürecine ait farklı kimyasal tepkimeler gerçekleştirir ve nihayetinde bu girdilere başkalaşım geçirterek onlara yeni bir form kazandırır. Yiyip içtiklerimiz artık yeni hücrelerimiz, dokularımız ve organlarımız haline gelirken; duygularımız, düşüncelerimiz ve hislerimiz de yeni inanç kalıplarımıza dönüşür.

Kimya, evrendeki maddelerin ana yapısını, bileşenlerini, çözümlemelerini, dönüşümlerini, birleşim ve üretim yöntemlerini konu alan bilim dalıdır. Kimya tamamen görünebilir olan madde ile ilgilidir. İlgili olan maddenin her bir zerresini kimya bilimi inceleyebilir.

Simya ise “Kimya” kelimesinden türemiştir. Yunanca "chemeia (kimya)" kelimesi ilk olarak dördüncü yüzyılda ortaya çıkmış ve metal işleme sanatını, özellikle de adi metallerin saf olan altın ve gümüşe olası değişimini belirtmek için kullanılmıştır. Araplar daha sonra kelimenin önüne "al" ön eki koymuş ve sonunda "alchemeia/alchemy/simya" genel olarak kimya sanatlarını belirtmek için kullanılmaya başlamıştır.

Simyacılar bir maddedeki safsızlıkları giderebileceklerine ve böylece tamamen başka bir madde yapabileceklerine inanırlar. Bunun tersine, maddeleri karıştırabilir ve tamamen farklı özelliklere sahip yeni bir madde de oluşturabilirler. Doğanın bunu zaten yaptığına inanıldığından, simyacılar için eski zamanlarda asıl arayış, maddelerin doğal dönüşümünü kopyalamanın ve hatta bir tür katalizör kullanarak hızlandırmanın bir yolunu bulmaktı. Tüm sürecin sonunda da bütün dönüşümlerin ilk maddeye olacağına inanılıyordu. Buna ek olarak, simya son derece zor, belki de neredeyse imkansız göründüğünden, simya uygulayıcısı için bir inanç sıçraması gerekliydi. Simya ile belirli malzemelerdeki mükemmellik ve saflık keşfedilirken bu keşfe aynı zamanda ruhsal mükemmelliği bulmak için mistik bir arayış da eklenmiştir. Böylelikle geçmişten günümüze simyacılar, Hz. Mevlânâ’nın da dediği gibi mum olmak için önce yanmanın gerekliliğini de keşfetmişlerdir. Yanma gerçekleşmeden ortaya o büyük enerji çıkmayacağından; yani ışık/ışk/aşk olmayacağından ilk olarak içe ve bilinmeyene yönelik mistik yolculuğu yapmaya başlamışlardır. Bilinmeyene dair korkusunu aşarak inanç ve bilinç sıçraması ile yolculuğunu tamamlayabilenler sırra erişmiş, “Aşk” olmuş, “Işık” olmuş, mum gibi parlamaya ve aydınlatmaya devam etmiştir; tıpkı pervanelerin hikayesindeki gibi:

“Bir gece pervane böcekleri toplanmış, bir mumu nasıl bulabileceklerini tartışıyorlardı. İçlerinden biri dedi ki: 
- Hepimiz birden gidip boşuna yorulmayalım. Birimiz gidip mum bulsun, sonra gelip bize haber versin. 
Bir pervaneyi seçip gönderdiler. Gönderdikleri pervane böceği uzakta bir köşk, köşkün içinde de apaydın bir mum gördü, döndü geri geldi. Gördüğü, anladığı kadarıyla mumu anlatmaya çalıştı. 
O topluluğun içinde yaşlı bir pervane de vardı. Gönderilen pervaneyi kınadı. 
- Senin mumdan haberin bile yok, dedi. 
İkinci bir pervaneyi gönderdiler. Bu sefer ki , kendini muma şöyle bir attı, sonra etrafında dönüp geri geldi. Mumdan bahsetti, ona nasıl kavuştuğunu anlattı. 
Yaşlı pervane onun da sözünü kesti; 
- Azizim senin bu anlattığın da mum değil. Sen de öbürüne benziyorsun, anlamadığın şeyi nasıl anlatacaksın? 
Son gönderdikleri pervane ise mumu görünce sarhoş oldu adeta. Sevinçle ateşe atıldı, ateş tepeden tırnağa sardı onu. Bütün vücudu kıpkırmız oldu. 
Diğerlerini kınayan yaşlı pervane uzaktan mumun bu pervaneyi onurlandırıp kendi rengine boyadığını görünce; 
- İşte bu işi yalnız o başardı, dedi. Kim nerden bilsin, mumdan yalnız onun haberi var.” 

 

Kaynaklar:

 

 

Go to top