Özgür ruhluları severim. Genelde çocuklar ve gençler arasından çıkarlar.

Büyüdükçe ruhumuz da yaşamımız gibi tekdüze bir düzenin içinde sıkışır. Yavaş yavaş oyun oynamayı, bir şeyi aşkla yapmayı, kendimizi unuturuz. Sıradanlaşırız. Hayat mücadelesi birçok şeyi elimizden alır. Yerine çelikten bir zırh bırakır. Hayat, zırhla gezmeyi kabul etmeyenlerin kalbini kırar. Nihayetinde zırhlılar da zırhsızlar da mutsuz olur aslında.

Bu düzen bizi mutsuz etmek için tasarlanmıştır. Ancak öyle renklidir ki, bunu ilk görüşte fark etmeyiz. Her yerde tuzaklar vardır. İş hayatında, sokakta, evlilikte… Rekabet, görünmeyen kurallar, beklentiler bizi sürekli kemirir. Çoğu zaman kendimizi tanımadan yaşlanırız. Kırklarımızda, ellilerimizde bunalımlara sürüklenişimiz bundandır. Hayat ne kadar da çabuk geçmiştir? Elimizde ne vardır? Kendimiz için ne yapmışızdır bugüne kadar? Kendimizi sorgulamaya başlarız. Böyle geç yaşanan sorgulamaların ardından mutlaka bir hobi doğar. Bir yeteneğimizi geç de olsa keşfetmişizdir veya ertelediğimiz bir merakımızın üzerine gitmeye cesaret etmişizdir. Fotoğraf çekmeye başlarız. Yıllardır istediğimiz seramik kursuna gitmeye… Bir koroda şarkı söylemeye… Kendimizi hatırlamaya başlarız. Bu dünyaya aslında ne için geldiğimizi… Kim olduğumuzu… Hayat yıllar boyunca bunu elimizden almıştır. Şimdi cevherimizi hayatın acımasız ellerinden almanın zamanı gelmiştir. Geç diye bir şey yoktur.

Her günümüzü doldurarak, kendimize zaman ayırarak yaşamaya başlarız. Sonra torunlarımız olur. Bazılarımız geride bir şey bırakma telaşıyla bir kitap yazmaya heves eder. Ömür bir tanedir. Hızla geçmektedir. Nasıl yaşadığımızı, kaç kalp kırdığımızı, neleri yapıp neleri yapmaktan korktuğumuzu düşünüp dururuz. Bazı şeyler için sahiden geçtir. Bazı şeyleri yakalamak ise çok kolaydır. Sevmek mesela. En kolayı. Küs olduğumuz biriyle barışmak isteriz. Sevgimizi gösteremediğimiz yakınlarımıza uzun uzun sarılmak isteriz. “Giderayak” bir telaş kaplar içimizi. Bize verilen en özel hediyeyle ne yapmışızdır? Hayatımızı nasıl geçirmişizdir?

Bazen de benim gibi 39 yaşınızda sorarsınız bu soruları. Bir yazıda koca bir ömrü yaşar, sonra geriye dönersiniz.

Yazmak istiyorum. Evet. Daha çok yazmak…

Mart 2017’den beri öykü yazıyorum. 50’den fazla öykü yazdım. Birkaç tanesi içime sindi. Birkaç tanesi yayımlandı. Bir öykü dosyası hazırladım; reddedildi. Şimdi daha dikkatle seçeceğim öyküleri. Bütünlüklü olduklarında yine bir öykü dosyası hazırlamak istiyorum. Daha önce bir sinema filmi senaryosu yazdım. Sandığa kaldırdım. Bir senaristle birlikte dizi senaryosu yazdım. Dizi iptal edildi. Yazma maceram artık yalnız devam ediyor. Şu sıralarda üçüncü novellamı (uzun öykü) yazıyorum. İkinci yazdığım novella şu günlerde HaberTürk Hayat sayfalarında sizinle buluşuyor: Adelpha’nın Mutfağı. Umarım seversiniz.

Yazmak en çok iyileştiriyor. Hem yazanı hem de okuyanı. Bence. O yüzden kendimi “yaralı bir şifacı” gibi görüyorum. Hem şifa veriyor, hem de şifalanıyorum. Yazmak bir ilaç. Yaşamımın önemli bir parçası. Su içmek, yemek yemek, uyumak gibi. Olmazsa olmaz. Arkamdan “Ömrü yazmakla geçti” desinler istiyorum. O kadar. Ömür her koşulda geçiyor. Neden yazmakla geçmesin? Neden üretmekle geçmesin? Hayat bir öğretmen, öğretiyor. Hayatın öğrencileri olarak bir şeyle uğraşmazsak değişemiyoruz. Bir şeylerle mücadele etmeden gelişemiyoruz. Hayatın bir kuralı varsa, bu olabilir. O zaman kendimizi bir uğraşa teslim edelim ve değişerek öğrenelim çünkü öğrenmeye ve tekâmül etmeye geldik bu dünyaya. Öyle değil mi?

Sevgiyle,

  

 

SİTEDE ARA

Go to top