İnsan bir muamma. İnsan değişen, dönüşen, koşullara göre şekil alan bir “hamur.”

Ben de değiştim. Bazı açılardan. Kırk yaşımın ilk aylarını yaşıyorum ve kırk yaş beni değiştirdi. Olaylara, mesela yazarlığa bakışımı değiştirdi.  

Öncelikle insanın “iyi” doğduğundan söz ederdim hep, aslında insana dair iyimserliğimi anlatmak için böyle söylerdim ancak bunun üzerine derinlemesine düşünmediğimi fark ettim. Şimdi bunu bir açıdan yanlışlıyorum. İnsan “iyi” doğmuyor. İnsan ne “iyi doğuyor ne de “kötü.” İnsan bir maymun gibi geliyor bu dünyaya. Savunmasız ve bağımlı. Olmamış bir meyve gibi. Hep dediğim gibi, tesadüfen içine doğduğu coğrafya onu şekillendiriyor.

İnsanın bir muamma oluşuna gelirsek, bu durumda şöyle diyebiliriz; insan güvenilmez bir canlı. Yani “her şey insanlar için” ve insan denen canlıdan her şey beklenir. Doğru. O yüzden insan herkese şüpheyle bakmalı ama insan en çok kendinden şüphe etmeli. Evet, insan kendine bile güvenmemeli. Neden? Başa dönelim; çünkü insan koşulların şekillendirdiği bir canlı dolayısıyla güvenilmez.

Bu demek değil ki kimseye güvenmeden, paranoyakça yaşamalıyız. Burada sezgilerinize güvenin. Sevgiyle büyümüş, kendini aşmış, iyiliği seçmiş insanları –özellikle otuzlarınızı geçtiyseniz- rahatlıkla tanıyabilirsiniz. Onların peşinden gidebilirsiniz ama cebinizde hep bir şüpheyi de taşıyarak.

Aslında değiştiğim noktalardan biri de şu; sorduğum soruları değiştirdim diyebilirim. “İnsana dair iyimser miyim yoksa kötümser miyim?” sorusu yanlış bir soruydu. İnsana dair ne iyimserim ne de kötümser. Sadece insanı anlamaya çalışan, kendi halinde biriyim.

Bir yerde belirsizlik kavramından da söz etmek gerek. Belirsizlik de hayata dair olduğu kadar bu anlamda insana ait de bir şey. İnsan belirsiz, güvenilmez, muamma bir canlıysa bu durumda nasıl yaşayacağız?

Hayata yapışmadan yaşayacağız. Hayat ve insanlar sabitmiş, değişmezmiş, yüzde yüz güvenilir canlılarmış gibi davranmadan yaşayacağız. Her zaman bir açık kapı bırakacağız. Olasılıklara, olabilecek her şeye hazır olamasak da hazır olmaya çalışacağız çünkü hayat sandığımızdan daha çok sürprizle dolu. Belirsizliği kabul edeceğiz. Hafif yaşayacağız. Hayatın güçlü bir değişim olduğunu bilerek, hayatı çok severek ama ona ve içindeki öğelere değişmez muamelesi yapmadan yaşayacağız.  

Yazının başında yazarlığa bakış açımın da değiştiğinden bahsetmiştim. Bir noktada, evet. Artık yazarlığı eskisi kadar “önemsemiyorum.” Daha doğrusu yazarlık benim için elbette hâlâ önemli ama bu konuda artık daha az “hırslı” olduğumu söyleyebilirim. Sevdiklerimle vakit geçirmek daha ön planda benim için veya iyi insan olmak daha öncelikli veya ruh sağlığım, huzurum, kafamın rahat olması daha öncelikli. Yazmayı her an bırakabilirim, yıllarca yazmadım, derken yoğun yazdım ve iki yıl mola verdim filan. Yine aynı şeyler olabilir. Aslında biliyor musunuz? Belki de benim için yazarlık hiçbir zaman “birincil” olmadı. Yazarlık, çok sevdiğim bir eylem olmasına rağmen, yaparken “nefes aldığımı” hissettiğim bir eylem olmasına rağmen benim için hiç vazgeçilmez olmadı. Ondan her an vazgeçebilirim. Ara verebilirim. Hayatın kendisi benim için yazma eyleminden daha kıymetli. En azından şimdilik.

İnsan değişen bir varlık. Hayat gerçek bir değişim. Değişime açık olmak güzel. Değişmek güzel...

Sevgiyle,

 

SİTEDE ARA

Go to top