Yazdır
Kategori: Kişisel Gelişim

Şairin dediği gibi "gitmekten başka gidecek yeri olmayanlarız" belki de...

İnsanın kendini tanıyıp gelişmesini hep bir yolculuk metaforu olarak hayal etmişimdir.

Sürekli büyümeyi ve gelişmeyi ilke edinenler de gezgindir bu hikayede. Bu gezginler aynı yerde kalmazlar; aynı değerlere sıkı sıkı tutunmazlar, geçmiş öykülerini okuyup durmazlar. Hayatta önlerine ne gelirse onu deneyimlerler. O an onlara neyin iyi geleceğini, bu deneyimden neyi öğrenmeleri gerektiğini, kendi içlerine bakıp bulmaya çalışırlar.

Hayat, senaryoyu değiştirip artık öncekinin geçerli olmadığını gösterdiği zaman, gezginler yenileri için tekrar yolculuğa çıkarlar. Daha önce bulduklarını, doğru kabul ettiklerini, iyi dediklerini bırakırlar. Yeni senaryonun onlara yaşattığı deneyim içerisinde, neyi öğrenmeleri gerekiyorsa, ona hizmet edecek yeni düşünceleri, değerleri, davranışları keşfetmeye koyulurlar.

Gittikleri yeni yerlerde, daha önceki duraklarda görüp de fark edemedikleri şeyleri artık fark etmeye başlarlar. Yenileri çocuksu bir merakla inceler, deneyimler ve tadını çıkartırlar, iyi kötü demeden. Sonra tekrar bırakma zamanı gelir. Nasıl ki durak neresi olursa olsun, gezginler o durağı geride bırakır ve başka duraklara doğru yola düşerlerse, onlar da artık kendilerine hizmet etmeyen yönlerini, duygularını, düşüncelerini bırakırlar ve yenileri için yola çıkarlar.

Gezgin, bıkmadan usanmadan kendi içinde yolculuğa çıkar. Yolculuk boyunca kendi içindeki güzel koyları ve zorlu patikaları keşfeder. Her durağında keşfettiklerini heybesine koyar. Bazı durakları daha çok sever, bazılarını özler. Ama durmaz. Bilir ki; bu bir yolculuk ve daha keşfedilecek pek çok yer var.

Bundandır ki gezginler, gitmekten başka gidecek yeri olmayanlardır. Yoldur onları çeken, keşiftir onları yolda tutan.

“Çok okuyan değil, çok gezen bilir.” sözündeki mesaj da yeni yerler görmenin bizleri daha çok bilgi sahibi yapmasından ziyade, yolculuk boyunca yaşadığımız deneyimlerin bizlere daha çok öğrettiğidir. Yolda başımıza gelenler, bizim hangi hendekten nasıl atladığımız, hangi tepeleri nasıl ve kimlerle aştığımız, yolda kimlerden yardım aldığımız, kimlerin elinden tuttuğumuz, hangi korkularımızla yüzleşip ne zaman teslim olabildiğimizdir gezenin, daha çok deneyimleyip “bil”mesi...

Peki, kolay mıdır sevdiğin ve kendini rahat hissettiğin bir durağı bırakmak? Kolay mıdır doğru bildiklerini yıkmak? Peki ya farklı bir koyda, tekrar inşa edimesi için, tüm vazgeçtiğin bilgilerini geri çağırman gerektiğiyle yüzleşmek... Tüm yolculuğun bu dualitenin toplamı olduğunu kabul etmek ve hep yolda olmak... Kimine göre kolay, kimine göre değildir; ama sanki gezginlerin doğası budur.

Estes der ki:

“Kadınlar olarak, kendimizin ölü ve parçalanmış kısımlarımızı geri çağırmak, hayatın kendisinin ölü ve parçalanmış kısımlarını geri çağırmak bizim meditasyon pratiğimizdir. Ölmüş olandan yeniden bir şey yaratan, her zaman için iki taraflı bir arketiptir. Yaratıcı Anne her zaman Ölüm Anne’dir de ve bunun tersi de geçerlidir. Bu ikili doğa ya da ikili görev nedeniyle bizi bekleyen en önemli iş, çevremizde ve içimizde neyin yaşaması, neyin ölmesi gerektiğini anlamayı öğrenmektir. Yapmamız gereken, ikisinin de zamanlamasını kavramak; ölmesi gerekenlere ölmeleri için, yaşaması gerekenlere yaşamaları için izin vermektir.”

Tüm yolda olmayı seven gezginler kendilerinden bir parça bulsunlar, niyetiyle yazdım bu yazıyı. Zorlandığın zamanlar olursa, yolda olmayı arzulayıp bunun senin seçimin olduğunu hatırla lütfen.

Aşk olsun!