Yer yüzündeki tüm canlılar “kendilerine özgü” şekillerde, türleriyle ve diğer türlerle iletişim kurma yetisine sahipler. Tek iletişim yolu olmamakla birlikte, çoğunlukla çıkarılan seslerle iletişim kurarlar.

İnsan türü ise çıkardığı seslerle iletişim kurma becerisini en fazla geliştirebilenler olarak değerlendirilir. O kadar ki bu seslerden, anlamlı bütünler ve kültürel bağlantılar oluşturarak, farklı insan grupları farklı diller üretip konuşarak iletişim kurma yetisini giderek geliştirmişlerdir.

Evrimsel psikoloji perspektifinden incelendiğinde, konuşmak; en temelde kendimizi ve başkalarını birilerine anlatma ihtiyacından doğmuştur. İnsanların, birilerine bir şeyler anlatmaya ihtiyaçları var. Her ihtiyacımızı karşıladığımızda olduğu gibi, konuştuğumuzda da beynimizin ödül mekanizması aktive olur ve kendimizi canlı, mutlu, enerjik hissetmemizi sağlayan hormonlarımız salgılanır. Özellikle, konuştuğumuz kişilerle aramızda gerçek bir yakınlık varsa, onlardan samimi, sıcak, barışçıl, takdir gibi kendimizi iyi hissettiren bir yaklaşım görüyorsak konuşma eylemini daha çok yapmak isteriz. Karşılıklı olarak bu duyguları besleyip büyütmemiz sosyal bağlarımızı giderek güçlendirir.

Konuşmak, kendimiz hakkında olduğu kadar başkalarının hakkında konuşabilme ihtiyacımızdan dolayı da gelişmiştir. Bir başkasının hakkında konuşmaya ihtiyaç duymamız, psikolojinin pek çok alt alanında (evrimsel psikoloji, sosyal psikoloji, klinik psikoloji, gelişim psikolojisi) merakla çeşitli sorulara cevap bulabilmek amacıyla epey incelenerek geniş bir literatür oluşturmuştur. Evrimsel ve sosyal psikoloji açısından bakıldığında, başkaları hakkında konuşmak yazılı olmayan sosyal normları, diğer insanların deneyimlerini ve deneyimlerinin sonuçlarını öğrenmeye olanak sağlamıştır. Bireyler de edindikleri bilgiler doğrultusunda, içinde bulundukları dönemde ve ait oldukları gruplarda kendilerine yararlı/zararlı olabilecek davranışlara karar vermeye çalışmışlardır. Ödüllendirilen ve cezalandırılan davranışların neler olduğunu, grubun hangi davranışları kınadığını, başkaları hakkında konuşarak öğrenen ve doğru adımları atan insanlar büyük sosyal gruplarda kendilerini kabul ettirebilmişler ve böylece hayatta kalma olasılıklarını arttırmışlardır.

Bir diğer evrimsel psikoloji bakış açısına göre, dedikodu diye tanımlayabileceğimiz “bir kimsenin olmadığı yerde o kişinin aleyhine konuşmak” ise sınırlı kaynakların olduğu ve rekabetin çok fazla olduğu toplumlarda, evrimsel olarak hayatta kalmak ya da daha iyi hayat koşullarına sahip olabilmek için insanların geliştirdiği bir davranıştır. Toplum içerisinde iyi bir statü/güç sahibi olan insanlar hakkında dedikodu yaparken, bu kişilerin itibarını zedeleyerek statü/güç kaybetmeleri ve kendilerinin daha iyi bir statü elde etmeleri amaçlanmaktadır.

Peki günümüzde, insanlığın ilk tarihlerindeki gibi ilkel koşullarda olmamamıza rağmen, dedikodu yapma ya da daha genel haliyle başkaları hakkında konuşma ihtiyacı nereden gelir? Bu ihtiyacı daha barışçıl ve bütünlüğü besleyecek şekilde nasıl sağlayabiliriz?

Kendilerini yetersiz hisseden kişiler için başkalarının aleyhine konuşmak, bir savunma mekanizması olarak tanımlanır. Savunmak, bir tehdit algılandığında yapılan bir eylemdir. Burada tehdit, diğer kişiler değil, kişinin kendisini yetersiz hissetmesidir. Başkalarının “yeteri kadar” xxx olmadığı hakkında konuşmak, kendilerinin yetersizlik hissiyatını bir süre için baskılamalarına olanak sağlar. Ayrıca diğerlerinin de bazı konularda iyi olmadığını görmek kendilerini korkmuş ve tehdit altında hissetmelerini bir nebze olsun dindirir. Ancak bu ikame bir iyilik halidir. Burada, ruhun esas ihtiyacı olan iyilik hali özgüvendir. Bireyin özgüveni ne kadar “tam” ise; kendisinin tüm hallerini ne kadar yeterli, tam ve bütün hissediyorsa dedikodu yapma motivasyonu da o kadar az olur.

Başkaları hakkında konuşmak, kişinin kendisi hakkında konuşmasından kaçınmasının da ilk yoludur. Kendi duyguları, düşünceleri, ilgi alanları, hayalleri, değerleri vb. hakkında pek bilgi sahibi olmayan, yani içine dönüp kendisiyle teması yeteri kadar sağlayamayan bireylerin konuşacak bir şey bulamaması olasıdır. Bu gibi durumlarda, iletişim ihtiyacını başkaları hakkında konuşarak gidermeye çalışırlar. Halbuki, başkaları hakkında konuşarak gerçek bir yakınlık kurulamaz.

Usta Gurudwara’nın; kendimize yaklaşalım ki birbirimize de yaklaşabilelim sözü, bu konuya ışık olur. Gerçek yakınlık, yalnızca kendimiz ve karşımızdaki kişiyle ilgili düşündüklerimizi, hissettiklerimizi samimiyet ve güvenle paylaşabildiğimizde kurulur. Biz soyunduğumuzda yakınlığa davet ederiz, o da soyunduğunda yakınlık başlar, birlikte çıplak kalabildiğimiz kadar yakınlaşırız.

Güven olmadığında kendimizi açamayız. O yüzden başkaları hakkında çok konuşur ama günün sonunda kendimizi yalnız hissederiz. Kendimizi yalnız hissettikçe, başkalarıyla iletişim ihtiyacımız daha da çok artar ve bunu gidermek için daha çok dedikodu yapacak ortamlar ararız. Ve konuştukça yalnızlaştığımız, kendimizden ve diğerlerinden uzaklaştığımız bir illüzyonun içinde dönüp dururuz. Konuşmak yakınlaştırırken, dedikodu yalnızlaştırır.

Osho’nun bahsettiği gibi, kendi içini açmak öncelikle cesaret gerektirir. İçe dönüp kendimizi tanıma ve kendimizi olduğu gibi açabilme cesareti… Karşımızdakinin bize zarar vermeyeceğinden emin olmak değil, zarar verse bile bununla başa çıkabileceğimize olan inancımız kendimizi başkalarına açmamıza olanak sağlar.

Kendimize, hayal kırıklığı yaşadığımızda da kendi elimizden tutacağımıza dair güven verebilirsek daha çok insana kendimizi açarız. O insanlardan bazıları bize aşkla yaklaşır, bazıları nefretle belki. Ne olursa olsun, biz kendimizi daha çok insana açtığımızda sevgiyle muhabbet edebileceğimiz, yakınlık kurabileceğimiz insanlara ulaşma şansımız daha çok artar. Açtıkça daha çok yakınlık kurabileceğimiz insanları keşfederiz.

Evrimsel süreçte dedikodunun farklı fonksiyonları olmuş olabilir. Şu anki dönemin içerisinden baktığımda dedikodu modern ruhun çırpınışı gibi sanki… Dile gelip de bana bak, beni tanı, beni olduğum gibi sev ve kabullen, beni yaşa, deneyimle diyemeyen ruhun; ihtiyacını egoya görünür kılmak için çırpınması... Yoga bedensel, zihinsel ve ruhsal olarak bütüncül bir şekilde kendimizle ve evrenle bir ve bütün olmaya davet ederken, ruhun bu çırpınışlardan özgürleştirecek bir yol sunması ne şahane değil mi!

Om shanti…

 

SİTEDE ARA

Go to top