“Bedenin hisleri, karanlığın kalın duvarlarında esir
Ruhun hisleri parlak güneşten beslenir.”

 Ustam Gurudwara sohbet sırasında sorar? “Spiritüel deneyimler yaşamak için mi buradasınız?” Burada bir paradigma değişikliğinin gerekliliğinden bahsederek cevabı da şu şekilde açıklar: “Hayır, siz insan deneyimi yaşamak için dünyaya gelen spiritüel varlıklarsınız.”

Nedir bu insan deneyimi diye sorguladığınızı duyar gibiyim. “İnsan, deneyim aradığında beden olur; çünkü deneyim bedenle oluşturulur.” Bu deneyimler bedende var olan beş duyu organımızla gerçekleşir. Zihnimiz aracılığıyla çevremizden gelen uyarıları hissederiz ve bununla ilgili izlenimler, anılar ediniriz. İşte bunlar deneyimlerimizdir. 

Ayurvedada 5 Tanmatra’dan bahsedilir. Tanmatraların Kuantum fiziğindeki karşılığı “kuanta”lar; yani küçük potansiyel birimler, enerji paketleridir. Bu tanmatraların her biri bir duyuya denk gelir (ses, görüntü, doku, tat ve koku). Tanmatralar, enerji ve madde dönüşümünün tam ortasında yer alırlar. Yoğunlaşarak maddeye (5 elemente) dönüşürlerse biz onları bedenimizdeki duyu organlarımızla algılayabilir hale geliriz. Yani mevcut potansiyeller halinde vardırlar. Maddeye dönüştüklerinde bu enerjiyi ve beraberinde bilgiyi de içlerinde barındırırlar. 

Bunu bir örnekle açıklamak mümkündür. Moleküler biyoloji ve genetiğe göre DNA molekülü tüm yaşamsal formların temel maddesidir. Bir canlının neye benzeyeceği, saç/göz/ten rengi, boyu, hatta hastalıkları mikroskop altında gözle görülebilir olan bu DNA maddesinden gelir. DNA, içerisinde bilgi barındırır. 5 nükleotidden oluşur ve bu nükleotidlerin her biri enerji ve bilgi barındırır; ancak bu bilgi okunmadığı, açığa çıkmadığı sürece yalnızca bir form olarak görülebilir. İşte tanmatralar da böyledir. Okunmadığı sürece potansiyel halinde kalır, okunduğunda ise beden tarafından duyu olarak algılanır ve bu da, kişiye bir deneyim yaşatır; duyusal bir beden deneyimi. 

Peki insan bu duyuları nasıl algılar? Bir potansiyel olan tanmatralar, bizim algılayabileceğimiz bir hale nasıl gelir? İşte o çok şikayetçi olduğumuz zihin, insan deneyimi yaşamamız için burada devreye girer. Zihin, öğrendikleri doğrultusunda bu duyularla algılayabilmeyi sağlar. Bir bebek sıcağın, soğuğun, rengin, sesin ne olduğunu bilmezken, zihin olgunlaştıkça bunların da farkına varır hale gelir ve deneyimler yaşamaya başlar. Bir çocuğa ocağa dokunmamasını, aksi takdirde yanacağını söylediğinizde bunu anlamaz. Ne zaman ki ocağa dokunur ve bu potansiyel, bir duyu olarak algılanır, işte o zaman artık sıcağın ne olduğunu bilir. Tıpkı DNA da saklı olan bilginin okunup açığa çıkarak bedenimizi oluşturması gibi; tanmatralarda enerji halinde saklı bilgi de bu sembol dilini bilen zihin tarafından okunarak duyular şeklinde algılanır. 

“İnsan bilgiyi aradığında zihin olur; çünkü bilgi (fikir) zihinle oluşturulur.”

Fakat burada mevcut bir tehlike vardır; “zihin aptaldır, gerçek olanla gerçek olmayanı ayırt edemez.” Bazen beş duyu organıyla algıladığı şeyler doğruyu yansıtmayabilir. Bu basit bir tercüme hatası gibidir. Benzer sembollerin yanlış şekilde yorumlanmasıdır. Tanmatralar, -mevcut potansiyeller- orada gerçek haliyle vardır; ancak zihin bazen eski anılardan kaynaklı hatalar yapar. Benzetir ve yanlış yorumlar, yanlış okur. 

Oysa Tanmatra’lar zihin tarafından okunmadığında, sezgisel olarak algılanabildiğinde gerçek bilgiye erişme imkanımız olur. Böylece bir aracı olmaksızın direkt olarak algılanabilirler. 

Buna ilişkin Bhagavad Gita’da şöyle denmiştir: “Zihin duyulara boyun eğdiğinde kavrayış, fırtınada sürüklenen gemi gibi sürüklenir.” 

Oysa sezgiler yanıltmaz. Bu nedenle; 

“Bedenin hisleri, karanlığın kalın duvarlarında esir
Ruhun hisleri parlak güneşten beslenir.”

Sezgiler, ruhun hisleridir. Zihinle kaplı kalın duvarlı zihin zindanından değil; parlak güneşten beslenir. Gerçek bilgi, zihnin bu yanıltıcı olabilen süzgecinden geçmeden, sezgisel olarak direkt algılanandır. 

Patanjali’nin Yoga’ya dair yaptığı 8 basamaklı yol tanımında, yoganın beşinci basamağı olan Pratyahara -duyuların içeri çekilmesi- benzer şekilde anlaşılabilir. Duyuları yaratan titreşimler hala oradadır ve gerçektir ama duyu organları tarafından algılanması, tezahür etmesi durdurulmuştur. Dışardan gelen uyarılar duyu organlarınca ve zihin aracılığıyla algılanıp okunmadığında, bir karşılık bulamaz ve her ne kadar enerjik anlamda var olsalar da bedende bir etkiye veya deneyime yol açmazlar. Basitçe, pratyahara uygulayan birine bu duyular dokunmayacaktır. 

Himalaya Bilgelerinden Ustamız Swami Rama bununla ilgili bir hikayeden bahseder: 

“Bir konferansta sordum: 
-‘Bana nasıl meditasyon yaptığınızı söyler misiniz? Öğrenciniz olmak istiyorum.’

Bir işadamı olan Bay Black: 
-‘Evet, benim öğrencim olabilirsin, sana öğretirim’ dedi. 

Ben de: 
-‘Lütfen bana göster, nasıl meditasyon yapıyorsun?’ dedim. 
-‘Meditasyon sırasında beden farkındalığın olmaz, dünyayı unutursun’ dedi. 
-‘Teşekkür ederim,’ dedim, ‘ihtiyacım var ve senin öğrencin olmak istiyorum. Gösterebilir misin?’ 

Bir Guru göstermeli, böylece öğrenebiliriz. Oturdu. Ben de yanan bir kömür parçası istedim. Burada kömür yakılmadığını söylediler. 

-‘Yanan herhangi bir şey getirin’ dedim. Bana hiçbir şey getirmediler ama onlara 
-‘Bunu kafasının üstüne koyun’ dedim.

Gözlerini açtı ve 
-‘Bana bunu neden yapıyorsun?’ dedi. 
Sen meditasyondaydın, benim ne yapacağımı nereden biliyorsun?”

 Pratyahara uygulayan birinde dışardan gelen uyarının bilgisi ve enerjisi depolanmış halde mevcuttur; ama okunup yorumlanmaz ve bir duyu olarak algılanmaz. Dolayısıyla bir deneyim açığa çıkarmaz.

Tasavvufta Ateş-bâz-ı Velî de benzer şekilde hikaye edilir. 

Ateşbaz kelime olarak “ateşle oynayan, ateş oyunları yapan” anlamına gelmektedir. Yûsuf bin İzzeddîn’in bu sıfatı nasıl aldığı konusunda net bir bilgi olmamakla birlikte şu menkıbeden bahsedilir;

“Bir gün mutfakta yemek pişerken odun tükenir, Ateşbaz Hz. Mevlânâ’ya gider, durumu anlatır. Hz. Mevlana; “Git ayaklarını ocağın altına koy” der. Emri yerine getiren Ateş-bâz-ı Velî, ayaklarından çıkan ateşle yemeğin tekrar kaynamaya başladığını görür. Ne var ki sol başparmağına bakarken “Yanar mı?” diye şüpheye düşer ve sol başparmağı yanar. Durumu Hz. Mevlânâ’ya anlatırlar, Hz Mevlânâ mutfağa gelerek niçin şüpheye düştün anlamında “Hay Ateş-baz hay!” der; o da utanarak sağ başparmağını yanan parmağının üzerine kapatır. Bu olay dervişlerin semaya başlamalarında saygıyla yâd edilir. Dervişler semaya sağ ayak başparmağını sol parmaklarının üzerine basarak başlarlar. Böylece Yûsuf bin İzzeddîn bu olaydan sonra ateşle oynayan mânâsına gelen “Ateşbâz” ünvânıyla anılmaya başlar. 

Şüphe ile sezgiden zihne bir anlık kayış, bu duyu potansiyelinin zihin tarafından algılanmasına ve bedende maddeleşmesine sebep olmuştur.

 Pratyaharayı gerçek anlamda uygulayabilen biri içe dönüş yolculuğunda önemli bir aşama kaydeder. Bilgelerin dediği gibi “bu bir eve dönüş yolculuğudur.” Tüm duyuları bedenden  tanmatraya; yani maddeden bilgi barındıran ilksel enerji potansiyeline geri döndürmeye benzer. Her şeyin ondan geldiği bir bilgi ve enerji yumağına, aynı yoldan geri dönülerek varılabilir. Her şeyin başının her şeyin sonu olduğu bu döngüde farkındalıkla var olmanın yolu duyuları zihinden kalbe indirmektir. Öyle ki bu geriye dönüşten artık geriye dönecek biri kalmayana dek.

"İnsan deneyim aradığında, beden olur. Çünkü deneyim BEDENLE oluşturulur.

Bilgiyi aradığında, zihin olur.

Çünkü bilgi(fikir) ZİHİNDE oluşturulur.

Tanrı'yı aradığında, Kalp olur.

Çünkü Tanrı KALPLE bulunur.

Hakikati aradığında, HİÇ olur.

Çünkü, hakikati arayanın kendisi HAKİKATE perde olur...”

Nazmi Gür

 

SİTEDE ARA

Go to top