Yakınlarda yaptığım uzun bir otobüs yolculuğu sırasında telefonuma sesli kitap uygulaması indirdim ve adını kısa bir süre önce duyduğum Berrak Yurdakul’un Ev Yapımı Bir Paraşüt adlı kitabını dinlemeye başladım. Yazının başlığı olan cümle, bu kitaptan.  Bugün duyduğum ve zihnimin bir köşesinde o andan beridir yankılanan bir cümle: “Düşünce, sevemez.*” Deneyimin önemini yıllar içinde yavaş yavaş idrak ettikçe, yazılı veya sözlü iletişim ile bir başkasına iletebileceklerimin gücüne inancım nispeten azaldı. Özellikle yazılı olan kısma inancımın ne kadar azaldığını da bambaşka bir sebepten yine bu akşam keşfettim. Herkesin deneyimi biraz da kendine aslında. Nasıl ki bir anne çocuğu düşe kalka yürümeyi öğrenirken onu sabırla izlemek zorundaysa; nasıl ki ustalarımız biz öğretide ara ara tökezleyip ayağa kalkarken şefkatle ve yargılamadan bizim için “orada” oluyorsa ve nasıl ki anne çocuğuna yürümenin fonksiyonel veya fizyolojik açıklamasını yaparak yürümesini sağlayamıyorsa... Deneyimler örtüşmeden paylaşılan bilgi de her türden taraflar arasında biraz öyle yol alıyor. Damdan düşenin halinden, damdan düşen anlıyor. Damdan henüz düşmemiş olan da, düşmek için sırasını bekliyor. O ancak düştükten sonra dahil olacak diyaloğa. 

Düşünceden deneyime nasıl geçtim? Düşünce, deneyimlemeden önce de bir yargıya varabilir. Geçmiş deneyimler, zihnimizde (elbette tamamen pratik sebeplerden) kısayollar yaratır. “Sen bu yolu zaten daha önce yürüdün, bak şuradan da aynı sonuca üstelik daha kısa  zamanda ulaşırsın” ya da “Bu yolun sonu şuraya çıkacak, çünkü daha önce oraya çıkmıştı” der.  Zihnimiz tümevarım ve tümdengelimi güzel kullanır. Elbette düşünce, düşünebilmek tüm bunlar çok kıymetli meziyetler. Kim düşüncesiz olmak ister? Ama burada kastettiğim daha çok, düşünceyi onun alanı olmayan alanlarda da kullanmaya çalışmak. Örneğin sevmek konusunda. Tıpkı çatalla çorba içmeye çalışmak gibi. Ne karnınız doyar, ne çorbanın tadı kalır. 

“Ali’yi sevdiğimi düşünürken”

Biri bana gelip “Ali’yi sevdiğimi düşünüyorum” dese, ona inanamam. İnanmam değil, çünkü istemlice veya kibirden olmaz bu :)  İnan-a-mam. Ali için üzülürüm hatta biraz. Çok kaygan bir zeminde diye düşünürüm çünkü, sonunda da kesin düşecek. Ali’yi tanıdığımdan değil, düşüncenin herhangi bir karara yapabileceklerinin gücüne inandığımdan. (Ali’yi tanısam zaten “Ali bu kız çok düşünüyor, besbelli seni üzecek” demek isterim, ama belki sadece içimden)

Düşünce ve tefekkür  

Düşünce rasyonel bir süreçken ve bir cevap bulmaya odaklıyken, tefekkür gözlemci pozisyonda kalıp cevabın size gelmesini beklemek gibi sanki. Bu duruma kendi deneyimlerime dayalı örneğim çok: Düşüncelerim bir sorunun peşine takılmışken, etrafımla bağlantım zayıflar.  Asla o an’da olamam ve çoğu zaman "Arabayı nereye park etmiştim?", "Evden çıkarken ütünün fişi çekili miydi?" gibi sorularla uğraşmak zorunda kalırım sonradan. Oysa tefekkür halindeyken, içimden bir soru geçtiyse, onun cevabının mutlaka zamanı geldiğinde - eğer dikkatim o an’daysa ve kaçırmazsam- bana geleceğine inancım tamdır. Düşünce beni zihnimin içine hapis ederken; tefekkür beni iç ve dış dünyama daha dikkatli bir  gözlemci yapar. 

Yazıya sevmekle başladım, sevmekle bitirecek olursam. Düşünce zihnin ürünüdür, sevgi ise bir bütündür. Zihnin işleyişinde bölmek, parçalara ayırmak, analiz etmek vardır. Oysa dediğim gibi, sevgi bir bütün, bir bütünlüktür. Parçalara bölünemez. Sevginin en sorgulanmayacak tezahürlerinden olan çocuk sevgisinden örnekleyecek olursak, çocuğunuzun herhangi bir şeyini sevmezsiniz. Çocuğunuzu her şeyiyle bir bütün olarak seversiniz. Çünkü zaten başka türlüsü de mümkün değildir. Bunu düşünemezsiniz. Çünkü düşünerek sevemezsiniz :) 


* Berrak Yurdakul, Ev Yapımı Bir Paraşüt

SİTEDE ARA

Go to top