Yıllar önce katıldığım bir salsa dans dersi sırasında temel adımları öğreniyordum. İleri, geri, sağa, sola ayak ve kalça hareketleriyle bütünleşen bu muhteşem dans stili ve müziğin ahengiyle birleşen öğrenme hevesim sayesinde oldukça keyifli anlar yaşıyordum. Kalabalık içinde ön sırada yer alan ve aynadan kalabalığı izleyen eğitmen bir anlığına müziği durdurdu ve bana dönerek, “Bir adım fazladan atıyorsun,” dedi. Müziğin tekrar başlamasıyla pratik etmeye devam ederken farkında bile olmadan fazladan attığım bu adıma dikkat kesilmiştim. Müziğin her ritmiyle bir adım atıyordum. Oysa ki eğitmenin bize öğrettiği adım grubunda müziğin son ritminde bir adım eksikti. Yani ben adımlarımı dansa değil müziğe uydurduğum için bir adımı fazladan atıyordum.  Müziğe kapılıp kendimi bu fazladan atımı atmaktan alıkoyamıyordum. Bir süre sonra eğitmen bu kez müziği durdurmadan ve akışı kesmeden usulca yanıma yanaştı, “Salsanın ruhu aradaki boşluklardan gelir; iyi bir dans, her zaman aralardaki duraklamalar sayesinde olur,” dedi. Bir süre bekledim ve önce adımları doğru atan bu uyumlu grubu sonra da kendi yaptığım yanlışı izledim karşımdaki aynadan. Gerçekten de dans eden birinden çok, attığım tek bir fazla adımla, heyecanla zıplayan çocuklara benziyordum. Artık ne zaman dans eden birilerini izlesem, dansın bu ahengini gerçekten de aradaki boşlukların yarattığını fark ederim.

Bu etkileyici detay, sürmekte olan yaşam öğrenciliğimde önüme farklı şekillerde çıkmaya devam ediyor. Özellikle de yoga öğretisinde değerli Ustam Gurudwara’nın sıklıkla değindiği “boşluk” kavramı beni daha da derinden etkiliyor. Herhangi bir şeyin kendisinden ziyade çoğu zaman içindeki boşluğu kullandığımıza dair bu öğretiye birçok örnek verilebilir: Bir bardak, çanak, dolap ya da ayakkabı… Tüm bunlar içindeki boşluk sayesinde anlam kazanır. Aynı işlevsel ve anlamlı boşluklar bedenimizde de mevcuttur; kanın gezindiği damarlar, beyni barındıran kafatası, kemik iliğinin yerleştiği kemikler, yiyeceklerin girdiği mide, yaşam veren kalp vb. Tüm bu işlevsel boşlukların bulunduğu organlarda, Ayurveda bilimine göre diğer tüm elementlerin ondan oluştuğu 5. element olan “eter (boşluk)” elementinin etkisi vardır. Öyleyse evrende boşluk olmasaydı ne diğer elementler ve maddeler ne de bugünkü bildiğimiz anlamda yaşam mevcut olabilirdi. Hatta bir boşluk olmasa, bu sınırsız kâinat nerede oluşacaktı?

İsviçre’de, dünyadaki en ünlü bilimsel araştırmaların yapıldığı CERN (Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi)’de bulunan Nataraj (dans eden Shiva) heykeli de tam olarak buna vurgu yapmaktadır. Bu heykel evrenin; Shiva’nın kozmik dansıyla, yaratıcı enerjilerin dansıyla, oluştuğuna atıfta bulunur.  

Hiç kuşkuşuz; Hz. Mevlânâ da, “Şu insan gönlü büyük bir eve, bir konağa benzer.” derken gönlün değerinden bahsederek onu mâsivâ’dan arındırmanın önemini vurgulamıştır. Bu engin gönül boşluğu da elbette kullanılmak üzere vardır ancak doğru şeyle doldurulmalıdır; olur olmadık çöplerle değil, Aşk’la dolmalıdır. Sufilerin dansı diye bilinen “sema” da gönlü aşkla doldurmanın en etkili yollarından biri olmalı ki; Hz. Mevlânâ’nın aşka gelip kesintisiz 36 saat boyunca sema ettiği ve sonunda yere düştüğünde varlığıyla ışıldadığı söylenir.
Tüm boşlukları aşkla doldurarak böylesi bir ahengi yakalamak, sürdürmek isteyenler için; Osho’nun “Dansçıyı ve dans etmeyi unut, dansın kendisi ol!” dediği gibi:
O zaman dans!
Neşeyle,
Coşkuyla,
Tutkuyla,
AŞK’la!

SİTEDE ARA

Go to top