* Söz belki (hatta muhakkak) bambaşka bir bağlamda söylenmiş. Ama bu yazıyı özetlediği için onu seçmek  istedim.

Bugün olduğum yerin, ben diye bildiğim kişinin, yaptığım işin, yaşadığım şehrin, yanında durduklarımın, kaybettiklerimin, sözlerimin, inançlarımın, eylemlerimin, alışkanlıklarımın, karakterimin, inatçı bağımlılıklarımın, bedenimin, sağlığımın, hastalıklarımın, gözyaşlarımın, acılarımın, mutluluklarımın, şükürlerimin, küfürlerimin... Hepsinin ve istisnasız hepsini ben öyle seçtiğim veya başka türlüsünü seçmediğim için öyle olduğunu şüphesiz bilebilseydim... Şüphesiz bilebilseydin... Ne hissederdin? 

Ben önce şaşkınlık hissettim. Sonra kızgınlık. Sonra sorumluluğumu birine devredebilme isteği. Yalnızlık. Haksızlığa uğramışlık... Çocuğun, dizinin acısından çarptığı masanın sorumlu olmadığını kabul ediş anındaki zorlanma hissi (oysa hemen hemen her Türk annesi çocuğu uğruna bir masa kurban etmiştir) Sonra... en sonunda... bir özgürlük. Tüm özgürlüklerde olduğu gibi, sorumluluğuyla birlikte gelen bir özgürlük. Hafif bir özgürlük değil, ağır bir özgürlük. Aldığın nefese, içinden geçirdiğin en ufak niyete bile pür dikkat kesilmen, o an o nefes o niyet dünyanın en önemli şeyiymiş gibi ona dikkatini vermen gerektiğini bilmenin özgürlüğü. Kalbinden, zihninden, tüm seçimlerinden şahsen bizzat senin kendinin sorumlu olduğunu bilmenin özgürlüğü... Ne yaşarsan yaşa, sen onu yaşamayı seçtiğin için veya başka türlü yaşamayı seçmediğin için öyle olduğunu ve hep de öyle olacağını bilmenin özgürlüğü... Ve aynı zamanda kendin için - eğer gerekiyorsa- daha iyi, daha güzel şeyleri de seçebileceğini bilmenin özgürlüğü… Burada "gerekiyorsa” kısmı da  önemli. Zira Le Guin’in Yerdeniz serisinin üçüncü kitabı En Uzak Sahil’de büyücü Ged’e söylettiği gibi: Büyücülük sanatında bile, yapabileceğini yapmak değil “sadece  yapmak zorunda olduğunuz ve başka türlüsünü yapamayacağınız şeyleri” yapmak gerekiyor. 

Bazen seçimini bilinçli yapmadığın için sonucun neden şöyle değil de böyle olduğunu anlamakta zorlansan da, dikkatlice baktığında seni o sonuca götüren yolda kendi ayak izlerini görebilirsin. Uykusundan uyanan bir uyurgezerin şaşkınlığı gibi... Ama uyanabilirsin. O zaman, adımlarının seni çıkardığı yeri beğenmiyor, "Gittiğim yol yol değil" diyorsan, yeni bir seçim yapabilirsin. Yolunu değiştirebilirsin. 

“İnsan, sevdiği ile beraberdir” sözü bana yaşamımızda şu an ne varsa, biz öyle istediğimiz ve seçtiğimiz için olduğunu anlatıyor. Veya başka türlüsünü seçmediğimiz için. Bizi kızdıran, bizi üzen, bize kötü hissettiren durumlarda veya kişilerde dahi mutlaka sevdiğimiz veya ihtiyaç duyduğumuz bir şeyler var ki, hayatımızda yer almalarına izin veriyoruz. 

Ya Kelebek ya Ölüm

Davranış kalıplarımızdan, tutumlarımızdan, alışkanlıklarımızdan, bize suni de olsa bir kontrol hissi yaşatan “bilindik” yol ve yöntemlerimizden vazgeçmek beraberinde onlara eşlik eden geçmiş kalıplarımızı kırabilmeyi gerektirdiğinden; bildiğimiz yollardan ilerlemek kalbimizi kırabilse de aslında bize daha konforlu geldiğinden, sonucunu değiştirmek istediğimiz durumlarda baştaki seçimlerimizi değiştirmekte zorlanıyoruz. Oysa o zorlanma, konforu yitirme zorlanması. Tırtılın kelebek olma hikayesi gibi. Veya bebeğin ana rahminin sıcak karanlığından aydınlığa ve yaşama çıkma hikayesi... Kozaya, kabuğa, bizi saran konforlu alana, güçlenmek ve  bir sonraki aşamaya  hazır olmak için ihtiyacımız olduğunu; ama o aşamadan sonra orada gereğinden fazla kalmayı sürdürdüğümüzde, bizi besleyen ve koruyan şeyin bizi çürütüp ölüme götüren bir şeye dönüştüğünü, yani bunun gerçekte bir ölüm kalım meselesi olduğunu anlayabilsek, belki seçimlerimizi değiştirecek cesareti de bu anlayıştan alabileceğiz. Kelebek olmayı ya da ölmeyi seçtiğimizi bileceğiz.

Çünkü ne yazık ki sonsuza dek tırtıl olarak kalamayız :) 


Fotograf :Mmjrodafotografia/Moment/Getty Images

SİTEDE ARA

Go to top