Orta hazırlığa başlayıp nasıl olduğunu bile anlamadan 3-4 ay içinde  İngilizce konuşuverir olmamla başladı çocukluğumda bana eziyet gibi gelen o durum. Tüm becerilerim içinde sadece ıslık çalmamı ve İngilizceye  hakimiyetimi kendi sınırlarının ötesinde görerek takdir eden peder bey düzenli olarak her akşam eve geldiğinde kütüphanenin tepe katlarında duran ve becerikli bir satış elemanının tüm Cerrahpaşa öğretim üyelerine satmayı başardığını sonradan fark ettiğim New Caxton sözlüğü işaret ederek o sıralarda okuduğu bir kitaptan çıkarttığı ”günlük” bilmediği kelimeler listesini önüme bırakır ve “bul bakalım bunların manasını “ derdi. Kütüphanenin tepesine çıkıp koca sözlüğü aşağı indirmek, kelimenin İngilizce tarifini açıklayıp Türkçe karşılığını bulmak , sonra da kitapta içinde geçtiği cümleyi tercüme etmek gibi bir seri pek de keyif almadan yaptığım işlerin yanında eve misafir geldiğinde çağrılıp “hadi amcana İngilizce ‘Sezar’ın hakkı Sezar’a verilir nasıl denir söyle bakalım benzeri marifetlerimin de sergilenmesi ile süslenen bu alışkanlık yıllarca sürdü gitti. Fransız okulunda okuyan biraderimin bu işlerden muaf tutulmasına yıllarca içerlemişimdir.
 
O günlerden birinde, 70’li yılların ortası bir sene, bu defa elinde kelime listesi değil ama ufak bir kitapla geldi eve peder. “Al bunu oku ama önce bana şunu tercüme et bakalım” diyerek açık bir sayfayı önüme koydu. Sayfada karikatür çizimiyle çıplak bir gövdede boyundan iki göğüsün arasına uzanan bir kolye ve kolyenin üstünde el yazısıyla “God, grant me the serenity to accept the things I can not change, courage to change the things I can and wisdom always to tell the difference” yazıyordu.  “Tanrım bana değiştirebileceğim şeyler için cesaret, değiştiremeyeceklerim için sükûnet, farkı anlayabilmem için de daima akıl ver” diye tercüme ettim hemen ama sakin olabilmek manasına kullandığım “sükûnet” konusunda ikna olmadı peder, “serenity” ve “sükûnet” ayni duyguları vermiyordu, benim Türkçem de yetmiyordu onun kafasındaki duyguyu ifade etmeye .O duyguyu açıklayacak kelimeyi bulamadık  o gece ama her duygunun her lisanda karşılığı olamadığının iyi bir çalışması oldu benim için o fikir alışverişi.
 
Kitabın adı “Slaughterhouse 5” yazarı da Kurt Vonnegut Jr. diye daha önce duymadığım bir isimdi. Kitaba başlamamla beraber bambaşka bir yazarla karşılaştığımı fark ettim hemen, evdeki zengin kütüphanede her türden yazar okumuştum ama bu çok farklıydı. İnce bir mizah, kıvrak bir zeka, karamsar bir alaycılık ama yanında tarifsiz bir insancıllık, insan yaşamına dair tüm “hallerin” keskin, yargısız, tarafsız sade bir dille tanımı, bilim kurgusal detayların yanında  gerçek yaşam, kurgu, rüya ve hayalin sürekli devinen bir karışımı ve bir yerlere yazıp unutmak istemeyeceğim onlarca özdeyiş, sanki çok akıllı, tecrübeli ama çocuk ruhlu bir yazar, sohbet eder gibi yazmıştı kitabı.
 
Kitabı hızla bitirip “çarpıldıktan” sonra ilk fırsatta başka kitaplarını da bulabilmek ümidiyle Şişli’deki o muhteşem Sander kitapevine gittim. O zamanlar koca bir binanın tüm alt katını kaplayan Sander’de İngilizce kitapların bulunduğu bölüm içinde bulunmaktan çok keyif aldığım bir yerdi, bir miktar para biriktirdiğimde ya Zambak yokuşundaki Pepo’ya plak almaya, ya da Sander’e kitap almaya yollanırdım hemen. İkinci Vonnegut kitabımı o seferlerden birinde buldum, “God Bless you Mr.Rosewater”. O da ayni tarzda yazılmış beni hemen içine alıveren bir kitaptı. Yıllar içinde tüm eserlerini okuduğum ve yeni çıkacak kitabını sabırsızlıkla beklediğim yazarlardan biri oldu Vonnegut 2007’deki vefatına kadar.
 
İlk okuduğum kitabından tercüme etmeye çalıştığım duanın aslında Reinhold Neiburh isminde bir din aliminin sözlerinden alıntı olduğunu öğrendim sonradan ama kitaplarından edindiğim o ve benzeri bir çok deyim ve kavramın kişiliğimin şekillenmesinde çok önemli rol oynadığını yıllar önce fazla ortak noktamız olmayan bir arkadaşımla çıktığım uzun bir araba yolculuğunda anladım. Zaman geçirmek için yapılan sıradan konuşmalar her zamanki gibi önce dinlenilen müzik, sonra okunan yazarlara geldiğinde gururla Vonnegut’un çıkmış tüm kitaplarını okudum dedim. Arkadaşım hiç okumamıştı ama adını duymuştu, “Amerika’da bazı eyaletlerde okul kitaplıklarında kitaplarının bulunması yasaklandı onun” dedi, Vietnam savaşı yıllarında yazdığı savaş karşıtı yazılar yüzünden aforoz edildi bazı çevrelerde, sen neden bu kadar çok seviyorsun yazdıklarını?” “Benim için önemli olan tüm değerlerin neden önemli olduğunu çok anlaşılabilir bir dille açıklıyor” dedim hiç düşünmeden. Gerçekten de öyleydi, örneğin “aile” kavramının önemini modern yaşamın yalnızlığa ittiği insanlara bir çözüm olarak önerdiği “genişletilmiş aile” kavramı içinde yazdığı her kitapta vurgulardı. Genetik aile tabi ki önemliydi, abisi eşiyle beraber öldükten sonra kendi 3 çocuğuna hem de ekonomik sıkıntılarına rağmen onların 4 çocuğunu da hemen evlat edinivermişti  ama kalabalık içinde de yalnız olunabiliyordu. Genişletilmiş aile insanın genetik ailesi dışında başka ortak özelliklerden yola çıkarak insanlar, hayvanlar ve doğayla oluşturduğu bir birliktelikti. Uzun yıllar süren alkolikliğinden “İsimsiz Alkolikler” cemiyetinin ona sağladığı genişletilmiş ailesi sayesinde kurtulabildiğini, onlarla yapılan seansların yarattığı ortamın verdiği aile  sıcaklığını birçok kitabında okudum. Agnostik olmasına rağmen herkese açık  “Unitarian “ kiliseye bağlılığı da benzer sebeplerle dayanıyordu. Bir tür olarak insanın doğaya verdiği zarar, ülkelerin, özellikle ABD’nin sürekli içinde bulunduğu savaş halini kontrol edebilmenin aslında çok da kolay olabileceğini, bunu başarabilmek için tüm insanlığın sık sık güzel bir gün batımı, lezzetli bir şarap, hoş bir melodi veya keyif verici herhangi bir an yaşadığında etrafına bakıp “ Eh, bu da harika değilse, bilmiyorum neye harika diyebiliriz” diye düşünebilmesinden geçtiğini, anın farkında olabilmenin önemini tüm yazılarında okuyabilmek mümkündü. ”Bir gün ölürsem eğer mezar taşıma  ‘Bir yaratanın varlığına inanmak için müzikten daha büyük bir kanıt olamaz’ yazarsınız “ diye vasiyet ediyordu kitaplarından birinde ama hayal ettiği yaratanı daha meşhur olmadan yazdığı “Cat’s Cradle” kitabında şöyle tarifliyordu;
 
“Her şeyin başında Tanrı Dünya’yı yarattı, ve kozmik yanlızlığı içinde yarattığı o dünyaya baktı. Ve o dedi ki, çamurdan canlılar yaratalım ki bizim neler yapabildiğimizi görsünler. Ve Tanrı yeryüzünde yaşayan tüm canlıları o çamurdan yarattı ki onlardan biri de insandı. Ve bir tek o insan konuşabiliyordu. Tanrı o çamurdan insanın ayağa kalkıp yürümesini ve etrafa bakınmasını görüp ona yanaştı ve insan gözlerini kırparak nazik bir ifadeyle “Bütün bunların amacı nedir” diye sordu. “Her şeyin bir amacı mı olmalı?” diye sordu Tanrı. “Tabi ki “ diye hemen yanıtladı insan. “O zaman düşünüp bunu bulmayı sana bırakıyorum” dedi Tanrı. Ve gitti.
 
Hawking’in tanrısı gibi Vonnegut’unki de zarı attıktan sonra sahneden çekilip gidiyor ve anlam bulmayı insana bırakıyordu, bunu bulmanın yolu da sanattan, müzikten, tüm evrenle uyum içinde olmaktan, hümanizmden, insanlara ve tüm yaşayan şeylere değer vermekten geçiyordu. “O pislik diye baktığınız insanların bir kısmının acil bir durum olduğunda nasıl birer kahraman olabileceğini göreceksiniz” diyordu ülkesindeki evsizler yığınının aşağılanmasına karşı örgütlenirken. Ama insanın insana ve dünyaya yaptığı kötülüklere de kayıtsız kalamıyordu yazdığı “Ağıt” ta;
 
Çarmıhtaki dünya, sesi çıkabilse ve ironi yapabilse,
tüm bu istismarımız için diyebilirdi ki
“mazur gör onları Peder,
onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar”,
ama ironik olan şu ki
biliyoruz biz, ne yaptığımızı
 
son canlı da
bizim yüzümüzden öldüğünde
şiirsel olmaz mıydı eğer dünya,
belki de
Büyük Kanyonun derinliklerinden gelen bir sesle
“şimdi tamam” diyebilse 
“sevmedi insanlar burayı”
 
Vonnegut tanındığı her ülkede özellikle gençlerin ilgisini daima çekmeyi başarabildi. Sanal ortamda kendi  yazdıkları kadar başkalarının ağzından onun imzasıyla dolaşan bir çok şiir, makale, özdeyiş dolaşıyor. Yıllar boyunca davetli olarak bir çok üniversitede yaptığı mezuniyet konuşmaları, ilk yazarlık yıllarında Playboy ve benzeri dergilerde para kazanabilmek için oturup bir gecede yazdığı hikayelerden yapılan yeni derlemeler, tesadüfen bulunan bazı bitmemiş eserler ölümünden 14 yıl sonra bile aniden yeni kitapları şeklinde karşımıza çıkıp sürpriz yapabiliyor. Kendi hayal ettiği Tralfamadore gezegeninden aşağı bizlere doğru bakıyorsa halen süren bu ilgiyi görse eminim “Eğer bu da harika değilse, başka neye harika denebilir ki” diyerek gülümsüyordur. Bugün doğum günüymüş, yaşamıma katkıları için teşekkür ediyorum Vonnegut’a.
Sezar’ın hakkını Sezar’a vererek, beni tanıştırdığı için de peder beye de tabi ki.
*Düşmeden, ama olabildiğince kenardan bakmak istiyorum her şeye, başka yerlerden göremeyeceğiniz şeyleri görüyorsunuz oradan.

 

SİTEDE ARA

Go to top