Beraber çalıştığım sosyolog ve eğitmen olan Dağhan Dönmez, bir eğitiminde Victor Frankl’in hayatın anlamını bulmanın üç yolu olduğunu anlatıyordu. Bu yolardan ilki kişinin gerçekleştirmek istediği bir idealinin olmasıydı.

İkinci yol bir şeye duyduğumuz yoğun sevgi, üçüncü yol ise ‘acı ya da kaygı’ydı. Paylaşımlarına Rollo May’den bir sözle devam etti: “Çünkü kaygı, dünyanın gelip bizim kapımızı çalmasıdır.” İçeride kimse var mı yok mu, bu kapının çalınmasıyla anlayabiliriz, dedi.

Günlerdir zihnimde bu soru dolaşıyor. İçeride kimler var?

Psikodramatik Rol Kuramına göre, hayatın içerisinde pek çok roller alırız. Anne rolü, baba rolü, çocuk rolü, öğrenci rolü, öğretmen rolü, arkadaş rolü,  korkan rolü, mutlu rolü, üzgün rolü… Bu rolleri bedensel, duygusal, sosyal ve transandant roller kategorileri içerisinde çoğaltabiliriz. Deniz Altınay, rolleri kabaca “davranış birliği” olarak tanımlar (*).

Bana öyle geliyor ki sadece kaygı kapımızı çaldığında değil; herhangi biri ya da bir şey kapımızı çaldığında kapıyı açacak olanlar, bizim rollerimizdir. Kendimizi rahat hissettiğimiz konfor alanlarımızda bu soruyu pek sormayız. Bildiğimiz bir yerdir. İçimizde her şey yerli yerindedir. Duygularımız, düşüncelerimiz, davranışlarımız arasında bir uyum ve tutarlılık vardır. Nasıl hissettiğimiz, neler düşündüğümüz ve ne şekilde davrandığımız bizim için nettir. Kapımız çalındığı zaman, kapıya vurulma şeklinden bile kapıda kimin olduğunu ve buna göre içeriden kimin kapıyı açacağını biliriz. Hatta kapıyı açmak istemediğimiz biriyse açmamayı bile seçebiliriz.

Kaygı ise belirsizliğin olduğu durumlarda yaşadığımız bir duygudur. Kapımız çalındığında, kimin çaldığını bilemediğimiz hallerdir. Çalan kişiyi tanımıyor, dost mu düşman mı anlayamıyor, kapıyı içeriden kimin açması gerektiğini sezemiyor ve hatta o kişinin içeride olup olmadığını bile bilemiyoruzdur. Tam da bu anlar, yeni rolleri deneyimlemek ve içselleştirmek için bir davettir aslında. Kapımızı çalan her şeye heyecan ve sevinçle kucak açamayabiliriz elbette. Bazıları hiç de arzulamadığımız rolleri öğretmek için gelmiş olabilir kapımıza; çocuğumuzun kaybı, yası, özlemi gibi örneğin… Ama hiçbir zaman sebepsiz yere kapımızın çalınmadığını da biliriz.

Dergi için, spiritual rehberlerimizden Swami Rama’nın bir yazısını çevirirken, bir an bir şeyi fark ettim ve Ustamı aradım. Günümüz koşullarında evden çalışma bu kadar yaygın hale gelmişken, tümüyle evden çalışabileceğim bir işimin olmasını istiyordum. Böylelikle gündüz dünyevi görevlerimi yerine getirirken, aynı zamanda ustamın bulunduğu İstanbul dışında yer alan ashramda tam zamanlı olarak kalabilecek ve yolu onların yanında deneyimleyebilecektim. Ancak bu bir türlü gerçekleşmiyordu. Söz konusu yazıyı çevirirken fark ettiğim şey şuydu: “Ustam beni, öğrenmem için başka öğretmenlere gönderiyormuş meğer.” Ustamı aradığımda “Siz, beni ashrama kabul etmiyorsunuz sanırım.” dedim ve yazıyı çevirirken fark ettiğim çıkarımımı paylaştım. Şöyle cevap verdi “Ben seni her halinle kabul ederim de sen kendini kabul etmiyorsun ki.” Ustam, oldukça haklıydı. Benim öğrenmem, gelişmem ve öğrendiğime ikna olmam için deneyimlemem gerekiyordu. Ben böyle bir ruhtum. Bizzat kapımın çalınmasını ve içeriden kimlerin çıkacağını deneyimlemeye ihtiyaç duyuyordum. Swami Rama “İçini bilmeyene rehberlik edemezsiniz.” diyor. Evet, öğretmen bilse de öğrencinin içinde neler olduğunu, öğrenci bilmediği sürece ona rehberlik edemiyor. Önce öğrencinin içindekilerle buluşması gerekiyor.

Her kim kapımızı çalarsa çalsın, cesaretle açabilmemiz dileğiyle…

 

(*) Uzman Psikolojik Danışman Deniz Altınay, İstanbul Psikodrama Enstitüsü’nün başkanıdır. Bahsi geçen paragraftaki bilgiler, kendisinin yazmış olduğu Psikodrama Grup Psikoterapisi El Kitabı’nın 6.Basımından aktarılmıştır.

Swami Rama’nın bahsi geçen çevirisine bu linkten ulaşılabilir: https://www.gurudwaraashram.com/hakkimizda/spiritual-rehberlerimiz/swami-rama-dan/239-mukemmel-oldugumu-zannetmistim

 

 

 

 

SİTEDE ARA

Go to top