Duymuşsundur belki ya da dikkatini çekmiştir, filmlerde, yazılarda, kitap, belki psikoloji ile ilgiliysen biraz... İlişkinin en büyük düşmanı, kaybetme korkusu...
Aşka düştüğünde, düştüğünde diyorum özellikle, düşülmeyede bilinir aslında dimi, sadece yaşanabilir de, izin verdiğimizde kalbimize ve her şeye güvenebildiğimizde.

Ama düştüğünde işte, kaybetme korkusu da oradadır... Tam da o yüzden düşeriz işte... Ve aramıza bilerek bilmeyerek mesafeler sokarız, ne kadar uyumluysak, benziyorsak, görüyorsak orada kendimizi, ama gördüğümüzü itiraf edemiyorsak kendimize bile işte, en çok o zaman görünmez duvarlar koymanın bin türlü yolunu buluruz vee sabote ederiz ilişkimizi, dayanamayız mutluluğa, huzura, huzurun tatlı doğal rutinine belki ve sonra (?) ne olacağının bilinmezliğine düşeriz birden, korkarız, öyle çok korkarız ki yarattığımız sorunların içinde, hislerimizi bile göremez hale getiririz kendimizi, karşılıklı...

Sonra o büyük dilimizden düşmeyen, hani o hayatı tanımladığımızı zannettiğimiz şey, negatif tarafımız iş başındayken olan, KAOS yeniden ve yeniden başlar. 

Bu sadece aşkta değil ne yazık ki, aile, arkadaş ve tüm sevdiğimiz canlılarla ilişkilerimizde böyle... 

Büyük oğlum, babalarını kaybettikleri yıl Darüşşafaka’yı kazandı ve onu kaybettiği yıl, bizden de ayrılmak zorunda kaldı ne yazık ki...

Çünkü ben de çok korkmuştum, herkesin söylediği gibi, baba tarafının, ailenin büyüklerinin söyledikleri kulağımda çınlıyordu;

-Ya sana da bir şey olursa onlara kim bakacak?

Evet ya bana da bir şey olursa iki oğluma kim bakacaktı? Kendimi de kaybetmekten korkmuştum ve sevdiğin birini, hele benim durumumda, peş peşe, farklı sebeplerden aile üyelerimi kaybedince kendini de kaybetme ihtimali çok doğal geliyor, hayata sadece oradan bakmaya başlıyorsun hatta...

Ve evet iyi ki vardı, Darüşşafaka onlara bakacaktı... Yatılı bir okuldu ve oğlumu oraya bıraktım Ada’yı, sonra Mavi’ yi de gönderecektim yaşı geldiğinde... Ve korku Ada’mı evinden uzaklaştırmamı sağladı...

Şartlar ve eğitim çok iyi, benden daha iyi diye düşündüm her şekilde... Biz Mavi’mle evimizdeyken o yatılı okulda bizden uzakta kalmak zorunda kaldı üzülerek... Birkaç yıl sonra kendimi ve gücümü toparlayabildim ve şükür ki oğlumu geri aldım, büyük kurumsal mücadelelerle.

Benim tarafımda böyleydi ama bir de onların tarafı var;

Okulda ilk öğrettikleri şey, o zamanlar sadece, babasını kaybedenlerin gittiği bir kolejdi orası belki bilmeyenler vardır, her an, annenizi de kaybedebilirsiniz oldu ne yazık ki. Bir bilinç ve güç yaratmaya çalışıyorlardı tabi kendilerince ve onun tarafından da, iyi yönü kardeşine benden çok bağlanmak, belki de negatif yönü o an için içten içe anne ile ilişkisine bir mesafe koymak oldu sanırım.

Yetişkin halimizle bile bu kadar karmaşık ve başa çıkması zorken tüm bu duygularımızla, çocukken çok daha üzücü ve korkutucu.

Ve şimdi de, bazen bir şeylerden endişe ettiğimde, türlü sebeplerle, hemen uzaklaşma eğilimi hissediyorum sevdiklerimden ne yazık ki, yıllar içinde azalmasını seyredebilmemin şükrüyle... 

Evet hayat, her an, her şeyin olabileceği, büyük bir muamma baktığında, ama muazzam bir muamma.

Sana, adece senin gibi gelen, çok saygı duyulası, bazen tap tatlı bir göl, bazen nehir, bazen şelale, okyanus ya da miss gibi kumsallı, palmiyeli masmavi bir deniz, yağmur, fırtına...

Soru şu, ıslanmaktan korkmalı mıyız? Zaten %70’ imiz su iken.

Ya da gelgitlerden, dolunaydan, Ay'ın herhangi bir halinden?

Hepsi var ve olacak, nizami bir döngü…

Görebilene, şükürle...

Bol bol sarılmaya, korkuna rağmen, cesaretle, sevgiyle, biliyorsun artık, "Cesaret korkmamak değil, rağmen..’’

Sevmeye,

Sonuna kadar suda oynamaya,

Sırılsıklam olmaya,

Namaste.



SİTEDE ARA

Go to top