Özgür olmak; bağ kurmamak ve kök salmamakla değil; özdeşleşmediğinde mümkün. Halbuki köklerin ne kadar sağlamsa, özgürlüğün o kadar gerçek oluyor.

Köksüz olduğunda, seni ışıkla besleyen bağların olmadığında oradan oraya savruluyorsun. Bazen bunun adına özgürlük diyorsun. İstediğin her an hesapsız kitapsız bir şeyler yapabilmeye, kaçıp gitmeye özgürlük diyorsun. Sonra gittiğin yerde de eksik bir şeyler olduğunu fark ediyorsun. Kendi kuyruğunu kovalayan patili dostlarımız gibiyiz.

Özgür olmak, bir eylem gerektirmiyor. An içinde ya özgürsündür ya değil. Özdeşleştiğin cinsiyetinden, işinden, kendi kendine koyduğun beklentilerden, kaygılarından, incindiğin yerleri saklamak için yükselttiğin kalkanlarından ve daha nicesinden özdeşleşmeyi bıraktığında özgürlük tüm ihtişamıyla seni karşılıyor. Ve sana şunu söylüyor: “Neden bu kadar bekledin?”

Sahi neden bekledin? Neden hala bekliyorsun?

Henüz hazır değil misin? Dönüşüm fırsatı tam da önüne geldiğinde, kendini ne diye kandırıyorsun? ‘Henüz hazır değilim’ gibi cümlelerle mi?

Ne demek hazır olmak, bunu bilebilir miyiz?

Dokuz ay on gündür bebeğini rahminde taşıyan anneye sorduğumuzda, evet hazırım, diyebilir mi? Yok hayır ben henüz hazır değilim, dediğini bir düşünsene.

Açma vakti gelen bir gonca ‘henüz hazır değilim’ der mi?

Vakti geldiğinde olur, olmalıdır. Engelleme. Sen sadece kendi ellerinle bozma geleni. Direnme. Kendine iyilik etmek için geliştirdiğin tüm o savunma mekanizmalarını, tüm değerlerini, inançlarını bırak. Onlar küçücük çocuk aklınla farkında olmadan yaptığın seçimlerdi. Ömür boyu onlarla devam edemezsin. Nehri sal ile geçersin. Toprakta yürüyerek yola devam edersin. Geçtin sen nehri artık. Sal seni bir noktaya kadar güvenle getirdi, evet. Ama bırak artık sana hizmet etmediği yerde bir de yük olan eski kalıplarını. Topraktasın artık, fark et. Bırak ki şimdi sana hizmet edecek, geliştirecek yeni değerlerin olsun. Burası artık kendini savunmak için mekanizmalar geliştirmen gereken bir yer değil. Artık küçücük çocuk değilsin. Etrafta tehdit yok. Korku yok. Savunman gereken hiçbir şey yok! Olduğunu sandığın her ne varsa, hepsi senin zihninde. Varoluşta böyle bir şey yok!

Sen bir şeylere hazırlanıyor filan değilsin. Sen zaten hazırsın. İçinde yükselen bir sesi duyuyorsan hazırsın. Senin sonuçlara dair beklentilerin var. Göreceğin, duyacağın şeyler o beklediğin gibi olmaz diye hazır değilim diyorsun. Yanlış zaman diyorsun. Bunlar sadece senin beklentilerin. Nehri geçtikten sonra bırakman gereken bir sal o beklentiler. Oysa varoluş senden sadece adım atmanı bekliyor, hazır olduğun kadarını varoluşla paylaşmanı bekliyor. Tek görevin bu.

İlk adım attın, ya sonra? Bırak, varoluş göstersin sana ikinci adımını ve sonrakini ve de sonrakini.

Dönüşümün sancılı ve zorlayıcı olması gerektiğine inandırıldık. Ölümün bir son olduğuna inanmamız gibi... Böyle olmak zorunda değil. Bunu bir dansa çevirebilirsin. Artık hangisinin sen olduğunu bilemediğin iki kişilik bir dans... Tüm varoluşla olan bir dans… Kocaman bir ahenge çevirebilirsin bu süreci. Bir kutlamaya, bir düğüne çevirebilirsin. Her an bir ‘seni’ öldürüp yeni bir ‘seni’ doğurabilirsin. Bir sonraki döngünü beklemene gerek yok. Hazır olmayı beklemene gerek yok. Hiçbir şeyi beklemen gerekmiyor. Şimdi ve burada, iliklerine kadar korksan da o adımı atıp dansı başlatabilirsin.

Neyse o sesin yüreğine fısıldadığı, neyse ‘bunu yapmak istiyorum, ama ama ama’ dediğin şey hemen yap.

Ustam Gurudwara yanlış karar yoktur demişti. Sadece karar verirsin ve yaparsın. Hoşuna gitmezse yeni bir karar verir sana göre daha doğru olduğuna inandığın başka bir şey yaparsın.

Her an tüm seçimlerini değiştirebilirsin. Her an her şeyi değiştirebilirsin.

Ne büyük özgürlük!

Aşkla, huuu!

 

 

 

SİTEDE ARA

Go to top