Byron Katie, kitaplarından birinde önyargıdan bahsediyordu. AVM’ye gittiği günlerin birinde tuvalet sırasında bekliyor, boşalınca içeri giriyor. Tuvalette gördüğü manzara onu çok şaşırtıyor çünkü oturulacak yer ıslak. Kendisinden önce tuvaleti kullanan kadının oturağa çiş yaptığını düşünüyor, o kişiyi yargılıyor. İşini bitirdikten sonra sifonu çekiyor. Güçlü bir şekilde fışkıran su oturulacak yeri ıslatıyor.

Geçenlerde Boston’da pastaneleri olan kızımın ricası üzerine, işyerine gereken birkaç malzemeyi almak için çok şirin bir markete gittik. Kızım pastanesinde yaptığı özel pastalarda kullanmak üzere her yerde bulunmayan değişik bir krem peynir ısmarlamıştı. Uzun bir arayıştan sonra peynirleri bulduk. “Ne kadar varsa alın,” dediği için raftakilerin hepsini sepete koyduk. Bu arada kendimiz için de bir şeyler aldık. Kasiyerden, aldıklarımızı ayırıp iki ayrı fatura kesmesini ve iki ayrı pakete koymasını rica ettik.  Paketin birini kızımın işyerine bırakmak için yola çıktık. İşyerine geldiğimizde sadece bir paket görünce, öbür paketi markette unuttuğumuzu düşünerek geri döndük. Kasiyere unutulmuş bir paket olup olmadığını sorduğumda olumsuz yanıt aldım. Kasiyer kendinden çok emin bir şekilde “Paketleri aldınız, burada paket kalmadı,” dediğinde zihnim buna inanmadı. “Eminim, paketi burada unuttum çünkü arabada tek bir paket var,” diye ısrar ettim. Bir anda zihnimde karanlık düşünceler dolaşmaya başladı. “Çaldılar, paketi sakladılar, kameralara baksınlar.” Duruma müdür olduğunu söyleyen birisi el attı, gidip hepsini tekrar almamızı ve ödeme yapmamıza gerek olmadığını söyledi. Fakat biz raftakilerin hepsini almıştık zaten. Arabada bekleyen eşime telefon ettim. Paketin orada olmadığını iddia ettiklerini söyledim. Eşim geldi, ürünleri aldığımız rafa gitti. Rafta hiçbir ürün olmadığını söyledi ve hızla arabaya döndü. O anda kendimi önyargılı, şüpheci, yargılayan zihne sahip birine dönüştürmüştüm. Dönüşüm o kadar hızlı ve otomatik oluyordu ki adeta içinde boğulmuştum. Kasiyer göçmen bir kadın, market müdürü siyah bir erkekti. Zihnimde toplanan kalıp yargılar bir araya geliyor ve onları hırsızlıkla suçluyordu. Biraz sonra eşim markete geri döndü. Satın aldığımız ürünleri tek bir kese kâğıdının içinde bulduğunu söyledi. Paket arabanın arka koltuğunda, iç içe iki paket halinde duruyordu. Özürler dileyerek ve büyüme dersimi yanıma alarak marketi terk ettim.

Eşimle yolda önyargı ve kalıp yargıların insanlar üzerindeki etkisinden söz ettik. Marketteki azınlık göçmen kadından, siyah erkekten şüphelenmiş, hırsız olabileceklerini düşünmüş, zihnimde buna inanarak, kalıp yargılarımı harekete geçirerek onları suçlamıştım. Yol boyunca yargıladığım masum insanlardan af dileyerek Ho'oponopono’nun duasını zikrettim. “Şimdiye kadar seni görmediğim, kabul etmediğim, onurlandırmadığım, dönüştürmediğim ve bu durumu yarattığım için senden özür dilerim. Lütfen beni affet. Bana bu arınma fırsatını verdiğin için teşekkür ederim.” Deneyimime göre yargılayıcı olmak insanları birbirine yabancılaştırıyor, ilişkilerini bozuyor. Her şeyden önce beni benliğimden, özümden, arınmış bölgemden uzaklaştırıyor.

Geçen gün bebek arabasında meraklı gözlerle etrafa bakan bir bebekle göz göze geldik. Önyargı nedir henüz bilmeyen bu bebek gözlerimin içine bakarak gülümsedi. Sonra tekrar, tekrar gülümsedi. Bebeğin gözlerinde özümü gördüm, masumiyetimi hatırladım. Peki ne olmuştu da çocukken masum ve melek gibi olan ben, yargılayan birine dönmüştüm? Büyümeye başladığım andan itibaren ebeveynlerim, öğretmenlerim ve büyüklerimden yargılamayı öğrenmeye; iyi, kötü, doğru, yanlış, güzel, çirkin, zengin, fakir, ahlaklı, ahlaksız, namuslu, namussuz, değerli, değersiz, saygılı, saygısız diye ikilikleri zihnime kodlamaya başladım.

“Asla yalan söyleme, hırsızlık kötüdür,” gibi mesajlar içime işlemiş, inançlarımın ve değerlerimin ayrılmaz bir parçası haline gelmişti. Babamın hâkim olması nedeniyle, çocukluğumda ilkokul çıkışı onu ziyarete gittiğimde adliyede elleri kelepçeli, yanlarında jandarmayla duruşma sırasını bekleyen tutukluları gördükçe iyi, kötü, suçlu, masum kavramlarına ek olarak dünyayla ilişki kurmamı sağlayan içsel bir yapı oluşuyordu. İyiler ve kötüler birbirlerinden uzaklaşmaya, iki ayrı kutba bölünmeye başladı. Yargılama yeteneğimi kullandıkça kendimi iyi ve güvende hissetmeye başladım. Elbette her yargı beni kendimden ve öteki insanlardan uzaklaştırmıyordu. Doğruyu eğriyi, ne isteyip istemediğimi gösteriyor, arkadaşlarımı seçmede destek oluyor; kariyerden, uyumlu bir yaşam partneri seçmeye kadar yaşamımın pek çok alanında bana rehber oluyor, yol gösteriyordu. Ancak içime işlemiş çöp mesajların bir kısmı doğru kararlar vermeme engel olup beni olmadığım bir insana dönüştürüyor, istemeden de olsa çevremdeki insanlara karşı yargılayıcı bakış açısı geliştirmeme neden oluyordu. Dingin olmayı ve daha çok anda kalmayı öğrenmeye başlamamla birlikte dünyaya “Her zaman haklı değilim, her şeyi bilmiyorum,” düşünceleri üzerinden daha esnek biçimde bakmaya başladım.

Kendimden asla yargılayıcı olmayacağım diye bir beklentim yok. İçimde bir yargıcın olduğunun, onunla aynı bedeni paylaştığımın bilincindeyim. Onun varlığını kabul ediyor ancak bu programın kölesi olmadan, yönetmeyi seçiyorum. Bir insanı önyargılarım üzerinden yargıladığım zaman kendime kızmıyorum. Önyargımın farkına varıyor, yargılayan düşüncelerimi yakalıyor ve sorguluyorum. Benim için önemli olan önyargılı ve doğru temele oturmayan düşüncelerimin farkına varmak ve onlara körü körüne inanmamak. O anda zihnimden geçen düşünce ne? Farkına varıyorum, iç gözlem yapıyorum ve yargılayan düşünceyi yakalıyorum.

Marketten çıktıktan sonra yargıladığım kasiyer ve müdüre karşı olan önyargım yüzünden suçluluk duydum. Sonra da utanç duygusunun geldiğini deneyimledim. Duygularımı kabul ettim. Yargıladığım kişilerden sessizce özrümü diledim, kendimi affettim. Kendini affetme yeteneği, yargılayıcı olmamanın bir başka önemli katmanını oluşturur. Kendimi başka bir insanı yargıladım diye yargılamama sebep olan düşünce “yargılamamalıyım” beklentisi olduğu için o da bir yargıdır. “Yargıladıysam yargılamam gerekiyordu, nereden biliyorum çünkü oldu,” bakış açısından yaşama baktığımda ise davranışlarımın gizli nedenlerinin ortaya çıkmasına ve dolayısıyla kendimi kabul etmeye alan açıyorum.

Sonuç olarak yargıladığım zaman bile kendimi yargılamıyor, affediyorum. Yargılayan bilincin değil, affeden bilincin parçası olmayı seçiyorum. Yargılayıcı olma eğilimimin olduğunun farkına varmak, o yönümü kabul etmek, kendim ve ötekilerle barışık olmamı sağlıyor, beni yuvama bağlıyor. Kendimi olduğum gibi her halimle kabul ediyor, bu yolda büyümeyi keyifle deneyimliyorum.

 

 

SİTEDE ARA

Go to top