Bir gün İngiltere’de yaşayan bir öğrencim ziyarete gelmişti. Çok uluslu bir firmada çalışıyordu ve pandemi nedeniyle uzun süredir görüşememiştik.

Sohbet sohbeti açtı ve bir yerde bizim için çok normal gözüken ama onun yeni ayırdına vardığı bir an da şöyle bir cümle kullandı…

-’’Hep bir hikaye, hep bir ders’’

Kulakların çınlasın Mistral Contrastin, gözlerinden öperim.

Sohbet iyice koyulaşmış, hikayeden hikayeye geçerken zaman durmuştu…  Tam o an, ben de kendimi çağdaş bir hikaye anlatıcısı gibi hissetmedim değil.

Yoksa gerçektende öyle miydim? 😀

Sufiler neden hikayelerle konuşurlar? Anlatılamaz olanı anlatmak için. Osho bir yerde ‘gerçekler söylenebilir değildir’ der. Ve devam eder; ’’Bu durumda İsa, Lao Tzu ve Buda yıllardır sürekli ne yapıyor? Eğer gerçekler söylenemez durumdaysa onlar ne yapıyorlar?

Sana açıklanamaz bir şeyi bildiğin semboller aracılığıyla açıklamaya çalışıyorlar; bilinmeyen bir şeyi bilinen aracılığıyla açıklamaya çalışıyorlar.’’

‘’Müritleri Hz. İsa’ ya ‘Cennetin Krallığı NEYE BENZİYOR? diye soruyor. Çünkü bilmediğimiz şeyleri ancak bir şeye BENZETEREK anlayabiliriz.

Bütün mitler işte bu yüzden ortaya çıkmıştır. Mitoloji bilmediğimiz ve zihnin bu hali ile bilemeyeceğimiz şeyleri bildiğimiz bir şey aracılığıyla açıklamaya çalışmaktır. Bilinmeyeni bilinen bir şey ile tanımlamaya çalışmak mittir; bulunduğunuz yer hakkında size bir anlayış verir.

Mitler yol taşlarıdır, bilinmezi gösteren yön oklarıdır. Onlar hedef değildir, sadece gösteriler. Bu da müritlerin sorusunun anlamıdır: Cennetin krallığının neye benzediğini anlat.

Sorunun niteliğine bak: Cennetin krallığının ne olduğunu soramayız; bu çok fazla olur. Bu sorunun yanıtını alamayız. Sadece onun neye benzediğini sorabiliriz, buda, şu anlama gelir:’’ bize bildiğimiz bir şey söyle; bazı benzetmeler yap, biz onun aracılığıyla bir anlığına da olsa görebiliriz.

Çünkü o sadece sembolik bir şeydir. Tıpkı yol kenarında bir taşa dikilmiş olan, üzerinde ‘Delhi’ yazan bir yön tabelası gibidir, sen de tutup o taşı, tabelayı, mürekkebi, kimyasalları ve her şeyi inceleyip, ‘’Bunu bir aptal yapmış, içinde ‘Delhi’ filan yok!’’ diyorsun.’’

‘Kur’ân-ı Kerim’de, Yüce Allah, bizzat kendisi bazı olayları, kavramları, nesneleri metaforlar yoluyla anlatmıştır. Bu, benzetme yaparak anlatmanın İlahî bir metod olduğunu gösterir. Tüm Allah dostları, Allah’ın bu sünnetine uyarak anlatımlarında metaforlara sıkça yer vermişlerdir. Bu tür anlatımlarda, karşı tarafa bazı şeyleri anlatabilmek daha kolay olmaktadır.2 

Mevlânâ’da Mesnevi’deki anlatımlarında metaforlarla anlatımı çok sık kullanmaktadır. İman konusunu ele alırken de bu özelliğini görmekteyiz.

Mevlânâ imanı ele alırken, öncelikle Allah'ın birliğinin ispatı ve bunun tavsifi üzerinde durur. Bununla ilgili olarak dikkatleri, yaratılışa çevirir ve her şeyi Allah'ın yaratmış olduğunu şöyle hatırlatır;

‘’Nasıl olur da kendi kendine geceyle gündüz sahipsiz olarak nasıl gelir, nasıl gider, demiyorsun? A aşağılık kişi, aklın aldığı şeylerin etrafında döner dolaşırsın ha...

Bir de gel de şu akılsızlığını gör!

Evi bir yapanın olması mı daha akla uygundur, yapıcısı olmayan kendi kendine kurulmuş ev mi, a aklı kıt? Yazıyı bir yazanın olması mı daha akla uyar, yoksa olmaması mı ey oğul?

Cim harfine benzeyen kulak, aynaya benzeyen göz, mime benzeyen ağız, nasıl olur da yazan olmadan yazılır, meydana gelir a kınanmaya değer adam?

Aydın bir mum, yakmayan oldukça mı bulunur yoksa bilen bir yakıcı olunca mı?

Güzel bir sanat kör ve çolak bir adamın elinden mi çıkar, yoksa her tarafı bütün bir gözlünün elinden mi?’’3

Bu mısralarla Mevlânâ, her şeyden önce sebeplilik ilkesini vurgular. Hiçbir şeyin kendi kendine var olamayacağını anlatır. Ve insanın, bir eser gördüğünde, hemen onun bir ustasını sorma ihtiyacı duyduğu halde, şu koskoca evrenin ustasını arama ihtiyacı duymamasına ve evrenin kendi kendine var olduğunu, bir yaratanı olmadığını iddia etmesine, hayret eder.

Ona göre, bunu ancak gönülleri gaflet içinde olanlar ileri sürebilirler. Çünkü uyanık akıl ve gönül sahipleri her şeyin mutlak bir ustasının olduğunu idrak ederler. Ve sonra arayışa geçerler.

Hz. Muhammed kendisine “Allah nerede?” diye sorulduğunda: “Mümin kullarının kalbinde.” cevabını vermişti. İşte bu, “Müminin kalbi Beytullahtır.” ifadesinin anlamıdır. Kalbi ara ki Hac, kalbi Hac etmektir.4

Kalbini arayan biri mutlaka bulacaktır. Ancak nereye bakması gerektiğini bilmelidir. Hacca giden bir bölüğe Mevlânâ’nın dediği meşhur sözdeki gibi:

Ey Hacca gidenler! Neredesiniz, nerede?

Sevgili burada. Geri dönün, geri!

Dinî tecrübe psikolojik olarak, kendiliğinden, içgüdüsel ve vasıtasız bir özellik taşırken, Allah’ın varlığının tecrübesi vasıtalı, yani akıl yürütmeye dayalı, sistemli bir zihin faaliyeti sonucunda elde edilmektedir. Bunda zihnin “sebeplilik” fikrine ulaşması ve bu ilkeye dayalı olarak bir muhakeme ile olayları bir bütünlük içerisinde değerlendirebilme yeterliliğini elde etmesi önem taşımaktadır. Hz. Mevlânâ, yukarıdaki örnekte, işte insan zihninin bu temel vasıtalarından biri olan sebeplilik ilkesini kullanarak, Allah’ın varlığını açıklamıştır.5

Mevlânâ, bu tevhid anlayışının subjektifliğini ve Allah'ı tasvir etmenin imkânsızlığını anlatmak için, Hint kökenli körlerin, fil tasviri hikâyesini kullanmaktadır.

Hikayeye göre, Hintliler karanlık bir ahıra, fil getirip göstermek isterler. Fakat ahır göz gözü göremeyecek kadar karanlıktır. Toplanan insanlar filin nasıl bir varlık olduğunu anlamak için file ellerini sürmeye başlarlar. Her dokunan fili ayrı bir şeye benzetir ve tasvir eder. Kimisi fil bir oluğa benzer derken, kulaklarına dokunan fili yelpazeye, ayağına dokunan direğe, sırtına dokunan tahta benzetir. Herkes kendi zannına göre yorum yapar. Halbuki ellerinde bir mum olsaydı, sözlerindeki bu farklılık ortadan kalkardı. İşte Mevlânâ’ya göre, Allah’ı tasvir etmek de bunun gibi imkansızdır. Ancak tevhid mumu insanın anlayışını ve  ve idrakini aydınlatabilir.6

Mevlânâ sözlerine şöyle devam eder;

"Herkesin elinde bir mum olsaydı, sözlerindeki ayrılık kalmazdı. Duygu gözü ancak avuca, ancak köpüğe benzer, avuç bütün fili birden elleyemez ki. Denizi gören göz başka, köpüğü gören göz başka. Köpüğü bırak da denizin gözüyle bak sen.”7

Sözümüzü kalbe giden yolu bulma ve özünden geçme hakkında nakledilenleri mükemmelen şerh eden çok tanınmış bir Farsa tasavvuf şiiri ile noktalayalım;

Dedim: Rabbim! Nasıl arayayım seni,

nasıl tarif edeyim azametini?

Dedi: Beni ne Arş’ta ne Cennet’te ara!

Nüzul ettiğim yerde; kendi kalbinde ara!8

1 Bkz.Patanjali, Yoga Sutra /İshvara Pranidhana: Mutlak ve kutsal varlığı algılama. Kişinin benliğini evrene emanet etmesi, mutlak bi adanma haliyle hizmete devam etmesidir. Yoganın tüm etik ve ahlaki kuralları Niyamaların en sonuncusu olan İshvara Pranidhana ile doruğa ulaşır.

2 Cebecioğlu, “Seyyid Burhaneddin Muhakkık-ı Tirmizi’nin Bazı Tasavvufî Kavramlara Getirdiği Metaforik Yaklaşımlar”, AÜĐFD, C.XXXVIII, s.153.

3 Mevlânâ, Mesnevî, c.VI, b. 365-71.

4 Aynülkudât, Temhîdât, s. 146-198.

5 Hayati Hökelekli, Din Psikolojisi, s.129.

6 Bkz. Mesnevî, c.III, b. 1259-67.

7 Bkz.Mesnevî, c.III, b. 1268-70.

8 Aynülkudât, Temhîdât, s. 24-36.

 

Detaylı Okuma:

Yoga Sutra
Upanishadlar
Hz.Mevlânâ, Mesnevî
Osho: Tüm eserleri
Vikpedia.org

 

 

SİTEDE ARA

Go to top