Önceki bölüm için tıklayınız.
Gelin şimdi, bu önemli özdeşleşme (abhimana) konusuna dönelim. Sıradan bireyler için abhimana; en yoğun enerji seviyesiyle, bedenle, birliktedir -ya da öyle görünür. Ama aslında bilinç, enerjinin aldığı her biçimle özdeşleşebilir ve hepsine “ben” der.

Örneğin; bir kişi, ailesinin çeşitli üyeleriyle ilişkilerini kendisiyle özdeşleştirebilir ve “Ben bir oğulum, ben bir babayım, ben bir kardeşim, ben bir kocayım.” der.  Ama aynı zamanda, oturup kutsal sevgilisine bir şiir yazarken bunlardan ayrıdır -sadece kendisidir-. Böyle zamanlarda, tüm insan ilişkilerinden özgürleşmiş olsa da gerçek kimliğine yakındır. Bu sayede bilinçle de yakındır. 

Diğer bir deyişle çoğu kişi sadece bedenlerinin yüzeyleriyle özdeşleşiyor gibi görünse de bilinç, tamamen uyanık haldedir ve başka yerlerde de aktiftir; çünkü eğer özdeşleşmeleri gerçekten de bedenin büyük katı yapısıyla sınırlı olsaydı, nasıl olurdu da akciğerlerle nefes alabilir, iç organlarla sindirebilir ve beyin dalgaları gönderebilirlerdi? Daha derine gidersek nasıl olurdu da içsel duygulara ve düşüncenin diğer şekillerine sahip olurlardı? Açıkça görülüyor ki bilinç faaliyet göstererek bu enerji formlarının her biriyle özdeşleşir. Meditatif öz farkındalık edindikçe; zamanla dışsal olandan bilincin içsel özdeşliğine doğru ilerleriz - önce bedenle özdeşleşiriz, sonra pranayla, sonra ard arda zihnin birçok katmanıyla ve son olarak tek başına saf bilinçle. Yogilerin dediği gibi: “Bilincin tümünü gördüğünde bedenin de buna dahildir.”

Arayanlar genellikle, “Bilinç, en başta saflığını nasıl kaybetti?” diye sorar. Gerçekte hiçbir zaman kaybetmemiştir. Tıpkı uyku esnasında bir kişi, sürekli uyanık olan kısmın farkında olmasa da kişinin tüm zihninin asla uyumaması gibidir; bu yüzden bedenle özdeşleşmek, saf bilinçle veya “O”nla özdeşleşmekten oldukça farklıdır. Saf bilinç, biz farkında olmasak da süreğendir; tespit edilemeyecek kadar güçsüz olan tüm düşük seviyedeki frekanslarla ilgilenir ve ölçer. 

Bilinç Merkezleri

Bu ilksel bilinç, insanlarda psiko-fizyolojik merkezler sistemi ile işlev görür. Bu beden tüm hücreleriyle birlikte prana sayesinde işletilir; prana, zihin tarafından yönlendirilir; zihne de bilinç tarafından rehberlik edilir. Ama bazı bölgelerde, bu farklı enerjiler birbirlerinin titreşimlerine yaklaşarak birbirlerine katılırlar. Güçlerini saf bilinçten alırlar. Bu belli alanlarda, titreşimler bilinçten geçerek zihin-prana-beden sistemine gelir ve bu alanlardan benliğin kalan kısımlarına dağılır. 

Bilinç; uzayın, zamanın ve benliğin sınırlarına tâbi değildir. 

Örneğin, nefes sürecini ele alalım. Fiziksel olarak bakıldığında boşluklarda paketlenmiş bir takım hava keselerinden başka bir şey değilmiş gibi görünen nefesin aslı nedir? Bu havayı akışkan nefese dönüştüren nedir? Belli organların ritmik hareketi. Organları hareket ettiren nedir? Prana. Bu organların ritmik olarak hareket etmesi için pranayı titreştiren nedir? Zihin. Ve zihin de bilinç tarafından hareket ettirilir. 

Şöyle düşünün: Evrensel bilinç, büyük titreşiminden küçücük parıltıları zihin yoluyla belli bölgelerde bulunan psiko-fizyolojik merkezlerimize gönderir; göbek deliği, kalp merkezi, gırtlak ve pineal alan gibi. Titreşimler, pranik sistemde bir nabız yaratır ve bu sayede ilgili organlarda belli ritmik hareketler oluşur. Titreşimin kaynağını anlayan biri; nefesinin ritminin, güneşlerin kalbindeki nabzı oluşturan aynı titreşime cevap verdiğini bilir. Yogiler pranayamalarına bu yüzden surya-bhedana, “güneşi delip geçen”, gibi isimler verirler. 

Tüm evrensel doğasıyla bilinç; uzayın, zamanın ve benliğin sınırlarına tâbi değildir. Bir kayalık mağaraya giren ışık demeti gibi daha düşük ve yoğun frekanslardan oluşan benliğimizden dışarı doğru yayılır. Çünkü düşük frekanslı enerjiler zaman-mekan referansı içinde titreşerek bir fiziksel beden oluştururlar, tüm alanları aşan bu ışığı barındırmak için fiziksel bir boşluğa ihtiyaç duyarlar. Bu muazzam, yoğun enerji -kundalini- kuyruk sokumunun alt ucundan omurga boyunca ilerleyip bütün beyin bölgesini içine alan bir kanalda yer alır. Fiziksel (ve dolayısıyla maddesel) olmasa da yogiler derin meditasyonda bunu; çubuk benzeri bir ışın, 10.000 güneş kadar parlak ama aynı zamanda saç telinin 10.000’de biri kadar ince, tükenmez bir flaş şeklinde deneyimlerler. Sürekli titreşen ve hareket eden yedi psiko-fizyolojik istasyondan geçerek ışınlarını gönderir. Böylece bilinç bize dokunur ve biz canlanarak insanlar haline geliriz.

Bu bilinç merkezlerinin, veya çakraların, yerleri: (1) omurganın ve perinenin alt ucu, (2) üreme organlarının tabanı, (3) göbek deliği, (4) kalp bölgesi, memelerin arası, (5) gırtlak boşluğu, (6) kaşların arası ve (7) başın tepesi. 

Çoğu kişi “Bu çakraların enerjisi omurgada mı akar yoksa bedenin ön kısmında mı?” diye sormuştur. Cevabı ise ayrımın gelişigüzel ve hayalî olduğudur. Ön ve arka, sadece maddesel olarak yoğun olan bedene referansla vardır ama daha ince enerjilerin alanı tüm bölgeye yayılır ve bedenin bağlı olduğu uzay ve zamanla ilişkili değildir. 


Devam edecek



Yazan    : Swami Rama
Çeviren : Dr. Manyavati Melis Altınay
Kaynak : https://www.gurudwaraashram.com/hakkimizda/spiritual-rehberlerimiz/swami-rama-dan/234-enerji-bilinc

SİTEDE ARA

Go to top