Yazdır
Kategori: Yoga


Modern yaşamın ve kapitalist yapının bireyin sırtına yüklediği yanılsamalardan biri olan başarı kavramına duyduğumuz toksik sempatiyi bir parça törpülemenin yeri gelmiş olabilir mi?

İçine düştüğümüz beklenmedik gündemi normalize etmeye çalışırken bir yandan da kalıplaşmış doğruları, yüceltilmiş kavramları sorgulamaya açmanın tam zamanı bana göre.

Başarı ve hedef odaklı bir yaşam planı inşa etmeye, bunu gerçekleştirebilmek için ise tüm motivasyonunu hırs üzerine kurgulamaya dayalı söylemler her geçen gün anlamını yitiriyor. Pragmatik ve sonuca yönelik aksiyonlar yerine deneyime dayalı ve bütünün menfaatini gözeten bir idrak geliştirmenin önemi ise git gide daha büyük kitlelerin motivasyonu haline gelmeye başlıyor. Buna istinaden ilk sinyallerini vermeye başlayan pasif direnişi temel alan yeni/barışçıl bir aktivizm türü de mevcut sistemin gelecekte epeyce başını ağrıtacak gibi görünüyor.

Benim başarı ve hırs ile tanışma, yoğrulma, ayrı düşme serüvenim ise bu yolu paylaşanların öyküsünden pek de farklı değil. Orta sınıf bir ailenin iyi yetiştirilmeye gayret edilen çocuğu olarak; çalışkanlıklarımla, başarılarımla, yeri geldiğinde hırslı oluşumla okulda, evde, iş ortamında, sosyal çevrede sırtım çokça sıvazlandı. Statünün somut ve elde edilebilir bir mefhum olduğu inancıyla her daim daha başarılı ve hedef odaklı olmak gerektiğine inanarak büyüdüm, yaşadım. Ta ki yoga ile tanışana dek... Tüm bu mücadelelerin sonunda başarıya ulaşsam bile bir türlü elde edemediğim tatmin duygusunun, aslında en büyük düşmanım olduğunu yoga sayesinde fark ettim. Okuduğum kitaplar, aldığım eğitimler, dinlediğim öğretmenler, nihayetinde benim tam da açlığını duyduğum şeye işaret ediyormuş; hedefsizlik. Bundan yıllar önce hedefsizliği; yolunu kaybetmişlik, başarısızlık ya da atalet ile ilişkilendirirken bugün, içsel huzurun bu hedefsizlikle mümkün olabildiğini keşfettim. Bunu her an stabil bir şekilde koruyamıyor olsak bile ‘an’da kalabilmenin ve olanı olduğu haliyle kabul edip, kendini olasılıklara açabilmenin anahtarı bu hedefsiz zihinden geçiyor. Eylemsizlikle açıklanamayacak kadar katmanlı iç dinamiklere sahip olan bu kavramın beslendiği en önemli kaynak ise azim ile hırsı birbirine karıştırmayan berrak bir kavrayış becerisi. Nitekim başta Budizm olmak üzere bütün bir doğu felsesinin üzerine inşa edildiği bu ‘mahsüle tutunmama hâli’; modern psikanalizin de gündemine aldığı bir mevzu olagelmiş.

Doğu düşüncesine özdeş yaklaşımıyla tanınan psikanalist, sosyolog ve düşünür Erich Fromm, modern insanın daimi huzursuzluğunun kaynağına değindiği makalelerinde, esenlik/mutlak zihinsel huzurdan bireyi uzaklaştıran etkenleri; bilinçli-bilinçdışı örüntüler, yerleşik toplumsal karakter, bastırılmışlığın bireysel ve sosyal sabotaj eğilimi şeklinde sıralıyor. Fromm; kişinin, yalnızca egoya hizmet eden başarı kaygısından uzaklaştığı, hırslarından vazgeçtiği, sahip olma, koruma, gıpta etme, kullanma eyleminden sıyrıldığı ölçüde tatmin duygusuna erişebileceğini savunuyor. Bu tanımlamalarıyla Budist düşüncenin ve yoga öğretisinin vurguladığı tüm etik ödevler ve temel değerler ile aynı zemine yerleşen hümanist psikanaliz; esenlik hâlini, kişinin narsisizmini yenerek açık, karşılık veren, uyanık ve boş (zen düşüncesinde) olabilmesi şeklinde niteliyor. Fromm; akıl ve potansiyelin salt zihinsel muhakeme anlamında değil, hakikâti, Heidegger'in terimiyle ‘her şeyi olduğu gibi bırakarak’ idrak etmek anlamında değerlendirilmesi gerektiğini ileri sürüyor.

Nihayetinde hedeflerden arınıp ‘olma eylemi’ içerisinde yaşayabilmek; alacağı meyvenin peşini süren hırslı zihnin değil yalnızca ektiği tohumların ihtiyacını gideren azimli ve duyarlı bir zihin ile mümkün kılınabiliyor. Ki bu noktada yoga felsefesinin en önemli kaynaklarından Bhagavad Gita’nın öğretileriyle aynı düzleme ulaşmış oluyoruz. Krishna’nın Arjuna’ya, eylemin ürünlerinden bağımsızlaşmaya dair; “Görevin sadece çalışmaktır ama asla meyveleri için değil, ne fiilin meyvelerinin seni çalışman için motive etmesine izin ver ne de bağımlılığının seni fiilsizliğe itmesine izin ver” nasihatini, hedefsizliğe dayalı eyleme gücünün yüceltildiği en değerli rehberlik sayabiliriz. Bugün gündelik yaşam pratiğimizde, tüm bu savunuların aksi yönde bir başarı ve hedef yaklaşımıyla muhatap olmak zorunda kalsak dahi benliğimizin temel ihtiyacının esenlik duygusu olduğunu hatırlamayı sürdürdüğümüz ölçüde ‘mevcut olana teslimiyet’ araştırmasını pekiştirebiliriz. Esenlik ise gerçekle düşünsel ve duygusal düzeyde temas edebilmeye, farkındalığın genişletilip egonun yatıştırılmasına denk düşüyor.

Eylemlerimizi, sonuçlara ve kazanımlara dayandırmadan yalnızca niyetin bütüncüllüğü gereği devreye aldığımızda, hedefsiz zihne giden yolun taşlarını döşemeye başlıyoruz. Bunu bir vazgeçiş ya da geri çekilme olarak niteleme eğilimi yalnızca toplumsal yapının kurguladığı bir sahne. Sırtımızı yaslamamız gereken daha güçlü bir hakikat var ki o da sonlu şeylerin sonsuz açlığı hiç bir zaman doyuramayacağıdır. Ne zaman ki mahsüle ulaşma çabasını ve tutunma hırsını içimizde yeşertiriz, işte o zaman sonsuz tatminsizlik duygusunun bizi ele geçirmesine izin vermişiz demektir. Oysa ki yaşamın özü, mutlak doyuma ya da gayeye değil sürekli devinen ve besleyen/beslenen bir varoluş-yokoluş döngüsüne dayanır. Bu çemberinde dışında kalarak huzura erişilebilir mi?